17. Bölüm: Bekçinin Çağrısı
Yazar: Bircan Mazhar

17. Bölüm: Bekçinin Çağrısı Sabahın ilk ışıkları henüz doğmamıştı. Gökyüzünü kaplayan koyu bulutlar, gecenin bitmesine izin vermiyor, evin üzerine çöken sessizlik yaşadığımız dehşetin izlerini hâlâ taşıyordu. Kızıl gözlü varlık geri çekilmişti ama geride bıraktığı karanlık hissi duvarların arasına işlemişti. Kırılan aynaların parçaları banyonun taş zeminine dağılmış, altın koruma çemberi ise artık eskisi kadar parlak görünmüyordu. Aras yorgun bir hâlde duvara yaslanmıştı. Boynundaki çatlamış mühür zaman zaman solgun bir ışık yayıyor, her parlayışında yüzündeki acı biraz daha belirginleşiyordu. Ben ise ellerimi karnımın üzerine koymuş, içimde büyüyen bebeğin sakinleşmesini bekliyordum. Bir süre önce hissettiğim güçlü hareketler durmuştu ama içimde hâlâ sıcak bir enerji dolaşıyordu. Yaşlı bekçi ağır adımlarla odanın ortasına geldi, yere diz çöktü ve avucunu taş zemine koydu. Gözlerini kapatarak anlamını bilmediğim eski bir dilde dua etmeye başladı. Sözleri duyulduğu anda evin temellerinden yükselen uğultu yeniden hissedildi fakat bu kez korkutucu değildi; sanki toprağın altında uyuyan kadim bir güç verilen emri dinliyordu. Dua sona erdiğinde yaşlı kadın yavaşça ayağa kalktı ve yüzünü bana çevirdi. Gözlerinde yılların taşıdığı yorgunluk vardı ama aynı zamanda hiç sönmeyen bir umut da parlıyordu. “Lal,” dedi sakin bir sesle, “bu geceden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Karanlık artık seni gördü. İçinde taşıdığın çocuğu da hissetti. Bundan sonra attığın her adım yalnızca kendi kaderini değil, binlerce yıldır yazılmayı bekleyen kehanetin son bölümünü de belirleyecek.” Sözleri yüreğime ağır bir yük gibi çöktü. Karnımı korurcasına biraz daha sıkı tuttum. Anne olduğumu öğrendiğim günden beri tek korkum bebeğime zarar gelmesiydi. Ama artık bunun çok daha büyük bir savaş olduğunu anlıyordum. İçimde büyüyen çocuk yalnızca benim evladım değildi; karanlığın yüzyıllardır aradığı son varisti. Aras güçlükle doğruldu. Bana yaklaşarak omzuma dokundu. “Sana bir şey olmasına izin vermeyeceğim.” dedi. Sesindeki kararlılık bütün yorgunluğuna rağmen dimdik ayakta duruyordu. Ona baktığımda gözlerinin içinde yalnızca sevdiği kadını değil, doğmamış çocuğunu da korumaya yemin etmiş bir babanın korkusunu gördüm. Elimi uzatıp parmaklarını tuttum. Tam o anda bebeğimiz yeniden hareket etti. İkimiz de aynı anda bunu hissettik. Aras’ın yüzünde uzun zamandır görmediğim küçük bir gülümseme belirdi. O küçücük hareket, bütün karanlığın içinde bize umut veren tek şeydi. Yaşlı bekçi sessizce bizi izledikten sonra derin bir nefes aldı. “Vakit kaybedemeyiz.” dedi. “Mühürlerin gerçek tarihini öğrenmeden bu savaşı kazanmanız mümkün değil. Cevaplar eski aile kayıtlarında saklı. O kayıtlar, yüzyıllardır korunan bir arşivde muhafaza ediliyor.” Aras kaşlarını çattı. “O arşivin yerini kim biliyor?” Yaşlı kadın hiç tereddüt etmeden cevap verdi. “Defne’nin eski dostu Azhan.” Bu ismi ilk kez duyuyordum. Yaşlı kadın anlatmaya devam etti. Azhan’ın yıllardır eski soy kayıtlarını, unutulmuş mühür taşıyıcılarını ve kadim Türk damgalarını araştırdığını, Defne’nin çözemediği her gizemli olayda ona yardım ettiğini söyledi. Defne ortadan kaybolmadan önce de son kez onunla görüştüğünü, geride yalnızca eski aile kayıtlarını araştırmasını isteyen kısa bir not bıraktığını anlattı. Yaşlı bekçi sözlerini bitirdiğinde dışarıdan sert bir rüzgâr esti. Kırık camlardan içeri dolan soğuk hava odanın içindeki mumları titretti. O anda göğsümdeki mühür yeniden parladı. Aynı anda karnımdaki bebeğin güçlü bir tekme attığını hissettim. Acıyla değil, şaşkınlıkla nefesim kesildi. “Yine hissetti…” dedim fısıldayarak. Yaşlı kadın gözlerini kapattı. “O seni değil…” dedi. “Yaklaşan kişiyi hissetti.” Tam o sırada şehrin öbür ucunda, eski aile arşivinin loş koridorlarında Azhan, yüzlerce yıllık bir defterin kapağını açıyordu. Sayfaların arasından yere düşen eski bir fotoğrafı eline aldı. Fotoğraftaki genç kadını tanımıyordu. Ancak fotoğrafın arkasına yazılmış tek bir isim vardı. Lal. Azhan, bu ismin nede…