KAN

166. BÖLÜM: DOĞUNUN ÇAĞRISI

Yazar:

KAN - Bircan Mazhar kitap kapağı
KAN kitap kapağı

166. BÖLÜM: DOĞUNUN ÇAĞRISI Birlik Ağacı geride kaldıkça patika daralıyor, sabahın serinliği yerini dağlardan inen keskin rüzgârlara bırakıyordu. Lalin önde yürüyordu. Elindeki harita artık yalnızca bir parça kabuk değildi; attığı her adımda üzerindeki ikinci ışık hafifçe parlıyor, sanki onları görünmeyen bir yola yönlendiriyordu. Kimse konuşmuyordu. Sessizlik ağır değildi. Aksine, uzun bir yolculuğun en güvenli arkadaşı gibiydi. Saatler sonra yol, iki yüksek kayanın arasından geçen dar bir geçide ulaştı. Geçidin girişinde yüzyılların yıprattığı taş sütunlar vardı. Sütunların üzerine eski dilde tek bir cümle kazınmıştı: “Buradan yalnızca yükünü tanıyan geçebilir.” Demir yazıya uzun süre baktı. “Bu da bir sınav.” Aylin başını salladı. “Fakat bu kez güç değil…” “…insanın kendisi sınanacak.” Lalin ilk adımı attığı anda geçidin içini yoğun bir sis kapladı. Bir anda birbirlerini göremez oldular. “Lalin!” diye seslendi Demir. Fakat sesi yankılanıp kayboldu. Lalin yalnız kalmıştı. Sis yavaş yavaş şekiller oluşturmaya başladı. İlk gördüğü kişi küçük bir çocuktu. Üzerinde yırtık bir ceket vardı. Sessizce ağlıyordu. Lalin yanına yaklaştı. “Neden ağlıyorsun?” Çocuk başını kaldırdı. “Çünkü beni kimse hatırlamıyor.” Lalin diz çöktü. Elini çocuğun omzuna koydu. “Ben seni görüyorum.” O anda çocuk gülümsedi. Bedeni ince ışıklara dönüşerek gökyüzüne karıştı. Sis yeniden hareket etti. Bu kez yaşlı bir adam belirdi. Sırtında ağır odunlar taşıyordu. Yorulmuştu. Kimse ona yardım etmiyordu. Lalin hiç düşünmeden odunların bir kısmını omzuna aldı. Yaşlı adam şaşkınlıkla baktı. “Sen beni tanımıyorsun.” Lalin gülümsedi. “Yardım etmek için tanımam gerekmiyor.” Adamın yüzündeki yorgunluk kayboldu. O da ışığa dönüşerek gözden kayboldu. Sis üçüncü kez dalgalandı. Bu kez karşısında kendi çocukluğunu gördü. Korkmuş… Yalnız… Sessizce bir köşede oturan küçük Lalin… Çocuk başını kaldırdı. “Gidecek misin?” Lalin’in gözleri doldu. Yavaşça küçük hâlinin yanına oturdu. “Hayır.” “Bu kez seni yalnız bırakmayacağım.” Küçük Lalin ona sarıldı. O anda bütün sis altın ışıkla dağıldı. Geçidin sonunda Demir, Aylin ve Aras onu bekliyordu. Fakat onların yüzlerinde de şaşkınlık vardı. Demir usulca sordu. “Ne gördün?” Lalin bir süre sustu. “Unutulanları.” Aylin gülümsedi. “Biz de.” Aras derin bir nefes aldı. “Ben gençliğimde kırdığım insanları gördüm.” “Onlardan af diledim.” Demir başını eğdi. “Ben ise affedemediğim kendimle karşılaştım.” Tam o sırada geçidin iki yanındaki taş sütunlar güçlü bir gürültüyle titredi. Üzerlerindeki eski yazılar altın ışıkla parladı. Yazının altına yeni bir cümle eklendi. “Yükünü tanıyan, başkasının yükünü de taşımayı öğrenir.” Geçidin sonunda geniş bir vadi uzanıyordu. Vadinin ortasında, düşte görülen köy bütün sessizliğiyle onları bekliyordu. Taş evlerin bacalarından ince dumanlar yükseliyor, rüzgâr çan seslerini dağlara taşıyordu. Köyün tam ortasında ise yaşlı bir kadın, elindeki kürekle toprağı kazmaya devam ediyordu. Sanki onların geleceğini biliyormuş gibi başını kaldırdı. Uzaktan bile sesi net duyuldu. “Sonunda geldiniz.” Lalin hayretle ona baktı. “Sen…” Yaşlı kadın gülümsedi. “Evet.” “Düşünde gördüğün kişi benim.” Elindeki küreği toprağa sapladı. Kazdığı yerden küçük, ahşap bir sandık çıkardı. Sandığı iki eliyle kaldırıp Lalin’e uzattı. “Bu sandık yüzyıllardır açılmadı.” “Çünkü anahtarı hiçbir zaman demirden yapılmadı.” Lalin sandığı eline aldığında kapağı kendiliğinden aralandı. İçinden yalnızca tek bir şey çıktı. Katlanmış, sararmış bir mektup. Mektubun üzerinde titrek el yazısıyla yalnızca şu cümle yazıyordu: “Bunu okuyacak olan kişi, artık yalnızca kendi kaderini değil… bütün unutulmuş hikâyelerin sonunu da değiştirecektir.”

Bölümün tamamını WritePad'de oku