160. BÖLÜM: SON KAPI
Yazar: Bircan Mazhar

160. BÖLÜM: SON KAPI Eski deri defterin son sayfasındaki satırlar tamamlandığında, mağaranın içindeki bütün sesler bir anda sustu. Ne köklerin uğultusu duyuluyordu ne de taşların arasından akan kadim suların fısıltısı. Zaman, görünmeyen bir el tarafından tutulmuş gibi hareketsiz kalmıştı. Lalin yavaşça defteri kapattı. Parmakları kapağın üzerinde dolaşırken, derinin yüzeyine işlenmiş hayat ağacı kabartması yeniden parladı. Fakat bu kez ağacın köklerinin altında daha önce görünmeyen bir sembol belirdi. İç içe geçmiş üç halka… Birbirinden ayrılıyor gibi görünse de aslında tek bir çizgiden oluşuyorlardı. Kurucu sembole uzun süre baktı. Sonra derin bir nefes aldı. “Demek zamanı geldi.” Demir sessizce sordu. “Bu işaret neyi gösteriyor?” Kurucu bastonunu kaldırarak sembolü işaret etti. “İlk halka…” “…geçmiştir.” “İkinci halka…” “…bugündür.” “Üçüncü halka ise henüz yaşanmamış zamandır.” “Son Kapı açıldığında bu üçü birbirinden ayrılmaz.” Ocak Ana gözlerini kapattı. “Bu yüzden bütün çağların kaderi aynı anda değişebilir.” Lalin’in avucundaki umut fidanı yeniden ışıldadı. Artık küçük bir filiz değildi. İncecik dalları olan genç bir fidana dönüşmüş, gövdesinin üzerinde minik altın yapraklar açmıştı. Fidanın köklerinden yükselen ışık, eski deri defterin sayfalarına ulaştı. Defter kendi kendine yeniden açıldı. Boş olduğunu sandıkları sayfalar birer birer dolmaya başladı. Fakat yazılar mürekkeple oluşmuyordu. Her satır, salondaki insanların anılarından doğuyordu. Demir çocukken babasına verdiği sözü gördü. Ocak Ana, ilk öğrencisinin elini tuttuğu günü. Kral Alaric, tahta çıkmadan önce halkına ettiği yemini. İlk Muhafız ise bin yıl önce gözyaşları içinde uğurladığı arkadaşlarını… Ve Aras… Aylin’in gülümsemesini. Aras uzun süre o görüntüye baktı. Sessizce konuştu. “Demek bütün bu yıllar boyunca beni ayakta tutan…” “…onu yeniden görebileceğim umuduymuş.” Aylin usulca elini onun omzuna koydu. “Hiç gitmedim.” “Sadece birbirimizi göremeyecek kadar uzaklaştık.” Aralarındaki bin yıllık sessizlik, tek bir cümleyle çözülmeye başlamıştı. Tam o anda mağaranın en derin yerinden tok bir ses yükseldi. Kristal kapının arkasındaki yıldızlı gökyüzü ikiye ayrıldı. Daha önce görülmeyen devasa bir kapı yavaşça ortaya çıktı. Kapı ne taştandı ne metalden. Tamamı yaşayan köklerden örülmüştü. Üzerinde dünyanın dört bir yanındaki ocakların mühürleri bulunuyordu. Kimi parlaktı. Kimi solgundu. Kimi ise tamamen silinmişti. Kapının tam ortasında tek bir boşluk vardı. Bakır anahtarın biçiminde… Demir elindeki eski anahtara baktı. Anahtar hafifçe titriyordu. Üzerindeki yüzlerce isim altın ışıkla parladı. En alttaki son isim ise hâlâ kendi adını taşıyordu. Kurucu başını salladı. “Artık biliyorsun.” Demir ağır bir sesle konuştu. “Evet.” “Bu anahtar kapıları açmıyor.” “İnsanların birbirine verdiği sözleri açıyor.” Kurucu gülümsedi. “İşte bu yüzden son isim senin oldu.” Demir ağır adımlarla kapıya yaklaştı. Anahtarı boşluğa yerleştirdi. Hiçbir kilit sesi duyulmadı. Bunun yerine mağaranın içini yumuşak bir kalp atışı doldurdu. Bir… İki… Üç… Her atışta kapının üzerindeki mühürlerden biri yeniden canlanıyordu. Son mühür de parladığında kapı yavaşça açıldı. İçeride ne bir salon ne de bir taht odası vardı. Uçsuz bucaksız bir ova… Yeşil çayırlar… Berrak nehirler… Ve tam ortasında, gökyüzüne kadar yükselen görkemli bir ağaç… Hayat Ağacı’nın ilk hâli… Ne dallarında karanlık vardı ne de köklerinde çatlak. Her yaprağı ışık saçıyor, her dalında kuşlar şarkı söylüyordu. Lalin’in gözleri hayranlıkla parladı. “Burası…” Kurucu’nun sesi titredi. “Emanetin başladığı yer.” Tam o sırada ağacın gövdesinde ince bir kapı belirdi. Kapı sessizce açıldı. İçeriden yaşlı bir kadın çıktı. Saçları tamamen beyazdı. Üzerinde sade keten bir giysi vardı. Elinde ne asa ne de silah bulunuyordu. Yalnızca küçük bir çömlek taşıyordu. Kadın onları görünce gülümsedi. “Lalin.” Çocuk şaşkınlıkla irkildi. “Benim adımı biliyorsun.” Kadın başını salladı. “Seni bekliyordum.” “Çünkü her Son Varis…” “…en sonunda bana gel…