155. BÖLÜM: İLK YEMİN
Yazar: Bircan Mazhar

155. BÖLÜM: İLK YEMİN Hatıralar Salonu’nun tam ortasında açılan kadim taş merdiven, yeryüzüne değil, zamanın en eski katmanlarına iniyormuş gibi görünüyordu. Basamakların her biri farklı bir taştan yapılmıştı; kimi obsidyen kadar siyah, kimi mermer kadar beyaz, kimi ise üzerinde binlerce yıllık semboller taşıyan gri kayalardı. Lalin ilk adımını attığında taşlar altın renkli ince çizgilerle aydınlandı. Arkasından Demir yürüdü. Sonra Ocak Ana… İlk Muhafız… Kral Alaric, Doğu Bekçisi ve diğerleri. Kimse konuşmuyordu. Sanki en küçük bir ses bile aşağıda uyuyan kadim hatıraları uyandıracakmış gibi herkes nefesini tutuyordu. Merdivenler uzadıkça yukarıdaki salonun ışığı geride kaldı. Yerini, duvarların içinden gelen soluk mavi bir parıltı aldı. Taşların arasında donmuş su damarları akıyor, onların içinde ise geçmişten görüntüler belirip kayboluyordu. İlk ocak kuruluyordu… İnsanlar ateşin etrafında el ele veriyordu… Çocuklar gülüyordu… Yaşlılar hikâyeler anlatıyordu… Henüz hiçbir savaş yaşanmamıştı. Henüz hiçbir ihanet edilmemişti. Lalin durdu. Duvara dokundu. Parmaklarının altında görüntüler değişti. Bu kez genç bir kadın belirdi. Uzun, siyah saçları omuzlarına dökülüyor, üzerinde işlemeli beyaz bir giysi bulunuyordu. Boynunda hayat ağacını simgeleyen gümüş bir kolye vardı. Kadının çevresinde dört kişi daha duruyordu. Biri elinde bir meşale taşıyordu. Biri berrak su dolu bir tas. Biri verimli toprağı. Diğeri ise göğe doğru kaldırdığı boş bir avuç… İlk Muhafız’ın sesi titredi. “Onlar…” “İlk Beş Koruyucu.” Ocak Ana gözlerinden süzülen yaşları silmedi. “Ve ortadaki kadın…” “İlk Ocak Ana.” Görüntü canlıymış gibi hareket etti. Kadın avuçlarını gökyüzüne kaldırdı. Gökyüzünden tek bir ışık huzmesi indi. Işık yere değdiğinde küçük bir ateş yandı. Ne odun vardı… Ne kıvılcım… Yalnızca saf bir alev… Kadın diz çöktü. Yanındaki dört kişi de onunla birlikte eğildi. Hepsi aynı anda konuştu. “Bugünden sonra ateş yalnızca bizi değil…” “…biz birbirimizi koruduğumuz sürece yaşayacak.” Sözler mağaranın içinde yankılandı. Lalin’in kalbi hızla çarpmaya başladı. Çünkü aynı cümleyi daha önce de duymuştu. Eski defterde… Hatıralar Salonu’nda… Ve rüyalarında… Demir sessizce fısıldadı. “İlk Yemin…” İlk Muhafız başını salladı. “Evet.” “Ama tamamını hiç kimse bilmiyor.” Tam o anda görüntü değişti. Aynı insanlar bu kez birbirlerine ellerini uzattılar. Avuçlarının ortasında küçük ışıklar belirdi. Beş ışık birleşti. Ortaya tek bir altın tohum çıktı. Lalin’in cebindeki umut tohumu aniden ısındı. İki tohum birbirini tanımış gibi aynı ritimde parlamaya başladı. Mağaranın derinliklerinden güçlü bir uğultu yükseldi. Taş duvarlar titredi. İlk Muhafız hızla arkasına döndü. “Geciktik.” Karanlığın İlk Efendisi onları takip etmişti. Merdivenlerin en üstünden siyah sis aşağı akıyordu. Fakat bu kez yalnız değildi. Sis, binlerce gölgeye bölünmüş, her biri geçmişte yemin etmiş bir muhafızın siluetini almıştı. Yüzleri görünmüyordu. Fakat göğüslerinde taşıdıkları mühürler seçiliyordu. Kimisi kırılmıştı. Kimisi kararmıştı. Kimisi tamamen silinmişti. Ocak Muhafızı dehşetle fısıldadı. “Onlar…” “Yeminlerini unutan muhafızlar.” İlk Muhafız gözlerini kapattı. “Hayır.” “Onlar yalnızca unutmadılar.” “Kendilerini affedemediler.” Gölge ordusu ağır ağır aşağı inmeye başladı. Her adımlarında mağaranın ışığı biraz daha sönüyordu. Tam o sırada Lalin’in avucundaki umut tohumu çatladı. İçinden ince, zümrüt yeşili bir filiz yükseldi. Filiz yere değdiği anda mağaranın taşları boyunca altın kökler ilerlemeye başladı. Binlerce yıldır karanlıkta kalan duvarlar yeniden aydınlandı. Ve ilk kez mağaranın gerçek şekli ortaya çıktı. Burası bir mağara değildi. Devasa bir ağacın içiydi. Duvarlar kabuktu. Tavan dallardı. Yerden yükselen sayısız kök ise dünyanın dört bir yanındaki ocaklara uzanıyordu. Her kökün ucunda küçük bir ışık yanıyordu. Bazıları parlaktı. Bazıları sönmek üzereydi. Bazıları ise tamamen kararmıştı. Ocak Ana dizlerinin üzerine çöktü. “Demek bütün ocaklar…” “…tek bir ağacın köklerinden besle…