151. BÖLÜM: İLK İHANETİN GÖLGESİ
Yazar: Bircan Mazhar

151. BÖLÜM: İLK İHANETİN GÖLGESİ Koridorun taş duvarlarında yankılanan ağır adımlar, Hatıralar Salonu’nun üzerine çöken sessizliği her geçen saniye biraz daha derinleştirdi. Siyah fenerin solgun ışığı karanlığı dağıtmıyor, aksine onu canlı bir varlık gibi peşinden sürüklüyordu. Alevin içinde kıvrılan gölgeler, sanki bin yıl önce yaşanmış olayların silinmeyen izlerini yeniden duvarlara işliyordu. Hiç kimse konuşmuyordu. Demir kılıcının kabzasını daha sıkı kavradı. Kral Alaric, Lalin’in önüne geçerek onu korumaya çalışırken Doğu Bekçisi kutsal koru iki eliyle göğsüne bastırdı. Küçük kor parçası ilk kez huzursuzca titreşiyor, sanki yaklaşan kişiyi tanıyormuş gibi ışığını zayıflatıyordu. Ocak Ana ise olduğu yerde hareketsiz duruyordu. Yüzündeki ifade korkudan çok, uzun yıllardır kaçınılmaz olduğunu bildiği bir gerçekle yeniden karşılaşmanın ağırlığını taşıyordu. Koridorun sonundaki gölge sonunda durdu. Siyah fener yavaşça havaya kalktı. Fenerin camına işlenmiş mühür, salonun ortasına siyah bir ışık yansıttı. Kurt başını çevreleyen kırık çember ve altındaki ters çevrilmiş hayat ağacı… Ocak Muhafızı derin bir nefes aldı. “Bu mühür…” “…İlk Muhafız’ın ihanet ettikten sonra kullandığı mühür.” Gölgelerin içindeki kişi yavaşça başını kaldırdı. Yüzü hâlâ seçilemiyordu. Sesi ise yaşlı da değildi genç de. Sanki aynı anda yüzlerce kişinin sesi tek bir ağızdan konuşuyordu. “Bin yıldır benden korkuyorsunuz.” “Korkmanız da gerekiyordu.” Siyah fenerin alevi büyüdü. Hatıralar Salonu’nun duvarlarına birbiri ardına görüntüler yansımaya başladı. Eski ocaklar… Yemin eden muhafızlar… Hayat Ağacı’nın altında el ele duran insanlar… Ve sonra… Kan. Alev. Çığlıklar. İhanet. Lalin gözlerini kapatmak istedi ama yapamadı. Görüntüler yalnızca duvarlarda değil, herkesin zihninde canlanıyordu. Ocak Ana dizlerinin üzerine çöktü. “Yeter…” “Artık yeter…” Gölgedeki kişi başını hafifçe eğdi. “Gerçekten görmek istemiyor musun?” “Yoksa yıllardır sakladığın gerçeğin ortaya çıkmasından mı korkuyorsun?” Salondaki hava ağırlaştı. Bakır anahtar, Demir’in elinde kendi kendine titremeye başladı. Üzerindeki yüzlerce isim altın ışıkla parladı. Boş bırakılan son satır ise yavaş yavaş kararmaya başladı. Sanki görünmeyen biri o satıra yeni bir isim yazıyordu. Alaric hayretle baktı. “Bu… nasıl mümkün olabilir?” Ocak Muhafızı yaklaşarak anahtara dokundu. Tam o anda siyah mürekkep tamamlandı. Son satırda tek bir isim vardı. Demir. Salon derin bir sessizliğe gömüldü. Demir şaşkınlık içinde geri çekildi. “Hayır…” “Bu bir hata.” Gölgelerin içindeki yabancı hafifçe güldü. “Hata değil.” “Son muhafızın adı, zamanı geldiğinde anahtarın üzerine kendiliğinden yazılır.” Demir’in avuç içindeki eski yara izi yanmaya başladı. Yıllardır silik duran işaret, ilk kez bütünüyle ortaya çıktı. Aynı mühür… Ama eksik değildi. Tamamdı. Ocak Ana gözlerini kapattı. “Demek… beklenen gün sonunda geldi.” Lalin sessizce Demir’in yanına yürüdü. Küçük eliyle onun elini tuttuğu anda hem bakır anahtar hem de kutsal kor aynı anda parladı. Hayat Ağacı damgası salonun zemininden yükselerek ikisini çevreleyen altın bir çember oluşturdu. Fakat aynı anda havuzun kararan suları kabarmaya başladı. Suyun içinden yükselen siyah duman, insan şekilleri almaya başladı. Bir… İki… Beş… On… Sayıları giderek artıyordu. Her biri eski muhafız zırhları taşıyor, yüzleri ise tamamen karanlıktan oluşuyordu. Kuzey Bekçisi asasını yere vurdu. “Hatıralar onları geri çağırıyor.” Ocak Ana başını iki yana salladı. “Hayır.” “Bunlar hatıra değil.” “Onlar…” Sözünü tamamlayamadan siyah feneri taşıyan yabancı son adımını salonun içine attı. İlk kez yüzüne düşen ışık, herkesin nefesini kesti. Çünkü karşılarında duran kişi yaşayan biri değildi. Bin yıl önce ihaneti başlatan İlk Muhafız’ın kendisiydi. Ve gözleri, insan gözü değil… Karanlığın ta kendisiydi.