150. BÖLÜM: SON EMANET
Yazar: Bircan Mazhar

150. BÖLÜM: SON EMANET Hatıralar Salonu’nun ortasındaki havuz ikiye ayrıldığında yükselen ışık, salonun taş duvarlarında yüzyıllardır görünmeyen yeni damgaları ortaya çıkardı. Her damga, kadim bir ocağın simgesini taşıyor; kurt, güneş, ateş, su, dağ ve yıldız motifleri birbirine bağlanarak büyük bir çember oluşturuyordu. Çemberin tam merkezinde ise daha önce hiçbirinin görmediği bir işaret vardı: Kökleri toprağın derinliklerine uzanan, dalları gökyüzüne yükselen hayat ağacı. Ağacın gövdesine işlenmiş tek kelime dikkat çekiyordu: “Emanet.” Taş sandık, görünmeyen bir el tarafından yavaşça havuzun içinden yukarı kaldırıldı. Suyun tek damlası bile sandığın üzerine değmiyor, etrafını çevreleyen ışık onu kuru tutuyordu. Sandık havuzun kenarına ulaştığında kendi kendine durdu. Kimse yaklaşmaya cesaret edemedi. Salonda yalnızca kadim ateşin çıtırtısı ve suyun derinliklerinden gelen hafif uğultu duyuluyordu. Ocak Muhafızı ağır adımlarla sandığın yanına geldi. Eli kapağa uzanacakken Ocak Ana’nın sesi bütün salonda yankılandı. “Dur.” Muhafız hemen elini geri çekti. “Bu sandık güç arayanlar için açılmaz.” “Onu yalnızca emanetin gerçek sahibi uyandırabilir.” Herkesin bakışları aynı anda Lalin’e çevrildi. Küçük çocuk annesinin kollarından yavaşça yere indirildi. Hiç korkmadan taş zeminde birkaç adım yürüdü. Sanki salonu daha önce görmüş gibi kararlıydı. Havuzun kenarına geldiğinde durdu. Avucundaki güneş damgası yeniden parladı. Boynundaki kurt başlı muska ile havada dönen Kurt Mührü aynı anda altın bir ışık yaydı. Sandığın üzerindeki hayat ağacı damgası canlandı. Kökleri taşın üzerine doğru yayılıyor, dalları kapağın tamamını sarıyordu. Derin bir tıkırtı duyuldu. Yüzyıllardır kapalı duran kilit yavaşça çözüldü. Kapağın açılmasıyla birlikte salona ne büyük bir hazine ne de göz kamaştırıcı bir silah çıktı. Sandığın içinde yalnızca üç eşya vardı. İlki, üzerinde yüzlerce isim yazılı eski bir bakır anahtardı. İkincisi, çatlamış bir toprak testi içinde sönmemiş küçük bir kor parçasıydı. Üçüncüsü ise sararmış deri kapaklı ince bir defterdi. Başkahin şaşkınlıkla fısıldadı. “Hepsi bu mu?” Ocak Ana gülümsedi. “İnsanlar yüzyıllardır sandığın içinde büyük bir güç saklandığını sandılar.” “Çünkü güç arıyorlardı.” “Fakat gerçek emanet hiçbir zaman bir silah olmadı.” Kral Alaric bakır anahtarı eline aldı. Anahtar şaşırtıcı derecede sıcaktı. Üzerindeki isimlere dikkatlice baktığında bazılarını tanıdı. Eski kralların, unutulmuş bilginlerin ve Kara Köy bekçilerinin adları yan yana yazılmıştı. Fakat listenin sonunda boş bırakılmış tek bir satır vardı. Ocak Muhafızı sessizce konuştu. “Bu anahtar, kapıları değil…” “…verilen sözleri açar.” Doğu Bekçisi ise küçük testi eline aldı. İçindeki kor, en ufak bir rüzgâr olmamasına rağmen canlı gibi titreşiyordu. “Kutsal Ocak Ateşi.” “Bin yıldır sönmedi.” Ocak Ana başını salladı. “Bu ateş, insanların birbirine duyduğu güven yaşadığı sürece yanar.” “Bir gün tamamen sönerse…” Sözünü tamamlamadı. Hiç kimsenin devamını duymaya cesareti yoktu. Demir son olarak eski defteri açtı. Sayfalar boş görünüyordu. Tam kapatacakken Lalin küçük elini sayfaların üzerine koydu. Bir anda görünmeyen mürekkeple yazılmış satırlar belirginleşmeye başladı. İlk cümleyi Ocak Muhafızı yüksek sesle okudu. “Bu defter, Son Varis için bırakılmıştır.” Salondaki herkes sessizliğe gömüldü. Devamındaki satırlar yavaş yavaş ortaya çıktı. “Eğer buraya kadar geldiyseniz, bilin ki yolculuğunuz henüz başlamadı. Kara Köy yalnızca ilk kapıdır. Ateş Dağı ikinci kapıdır. Fakat üçüncü kapı hiçbir yerde değildir. Çünkü üçüncü kapı insanın kendi kalbindedir. Denge, taşlarda ya da mühürlerde değil; seçimlerde yaşar. Son Varis’in görevi dünyayı kurtarmak değil, insanlara unutulan sözü yeniden hatırlatmaktır.” Ocak Ana’nın gözlerinden sessizce yaşlar süzüldü. “İşte bin yıldır sakladığımız gerçek buydu.” Tam o sırada Hatıralar Salonu güçlü bir sarsıntıyla sallandı. Havuzun içindeki su kararmaya başladı. Daha birkaç dakika önce berrak olan suyun yüzeyinde siyah halkalar o…