15. Bölüm: Kızıl Kehanet
Yazar: Bircan Mazhar

15 . Bölüm: Kızıl Kehanet Aras’ın dudaklarının arasından yere düşen ilk kan damlası, banyonun taş zeminine değer değmez göğsümde taşıdığım mühür şiddetle titremeye başladı. Altın renkli koruma çemberi bir anlığına sönükleşti, ardından yeniden parladı. Koridorun karanlığında duran kızıl gözlü varlık ise en küçük bir hareket bile etmeden bizi izliyordu. Mor gözlü yaratıklar onun arkasında diz çökmüş, başlarını eğmişlerdi. Evin içinde dolaşan uğultu artık yalnızca bir ses değil, duvarların, tavanın ve toprağın içinden yükselen kadim bir nefes gibiydi. Nefes almak güçleşiyor, ciğerlerime dolan hava her geçen saniye daha ağır hâle geliyordu. Aras güçlükle doğrulmaya çalıştı. Sol eliyle göğsünü tutuyor, sağ elini ise koruma çemberinin dışına uzatarak görünmeyen bir duvar örüyordu. Boynundaki gümüş mühür çatlamaya başlamıştı. İncecik ışık çizgileri çatlakların arasından sızıyor, yüzünü solgun bir aydınlıkla kaplıyordu. Ona doğru bir adım atmak istedim fakat altın çember ayaklarımı durdurdu. Görünmeyen güç beni olduğum yerde tutuyordu. “Hayır…” diye fısıldadım. “Seni burada yalnız bırakamam.” Aras başını bana çevirdi. Yüzündeki acıya rağmen gülümsedi. O gülümseyişin içinde yüzyılların özlemi, sabrı ve sevgisi vardı. “Beni değil,” dedi kısık bir sesle, “onu koru.” Bakışları karnıma kaydı. İçimdeki bebek tam o anda güçlü bir tekme attı. Bütün bedenim ışıkla dolmuş gibi hissettim. Karnımın üzerinden yayılan sıcaklık göğsümdeki mühürle birleşti. Koruma çemberindeki eski Türk damgaları birer birer canlandı. Hayat ağacı dallarını göğe uzatıyor, kurt başı kuzeye dönüyor, güneş çarkı yavaşça dönmeye başlıyor, daha önce fark etmediğim yeni semboller de altın renkli çizgiler hâlinde taş zemine işleniyordu. Kızıl gözlü varlık ilk kez başını hafifçe eğdi. Sanki uzun zamandır beklediği bir işaret gerçekleşmişti. Derin ve yankılı sesi bütün evi doldurdu. “Kan konuşmaya başladı…” dedi. “Vâris annesini seçti.” Bu sözlerin ardından başımın içinde dayanılmaz bir uğultu yükseldi. Gözlerimin önüne birbirini takip eden görüntüler düşmeye başladı. Yüksek dağların eteğinde kurulmuş kadim bir şehir… Göğe uzanan taş sütunlar… Ellerinde meşaleler taşıyan insanlar… Beyaz giysiler içinde yürüyen hamile bir kadın… O kadının yüzü bana aitti. Yanında yürüyen adam ise Aras’tı. Elini elimin üzerine koyuyor, gözlerimin içine bakarak sessizce gülümsüyordu. Ardından yaşlı bir bilge önümüzde duruyor ve avuçlarımızın arasına iki gümüş mühür bırakıyordu. “Biriniz ışığı taşıyacak,” diyordu. “Diğeriniz ise o ışığı koruyacak. Fakat karanlık her çağda geri dönecek. Eğer mühürler yeniden birleşirse kader de yeniden yazılacak.” Görüntü ansızın parçalandı. Kendimi yeniden banyoda bulduğumda gözlerimden yaşlar akıyordu. Artık bunun yalnızca bir hayal olmadığını biliyordum. Ruhum geçmişi gerçekten hatırlıyordu. Aras bana baktığında gözlerindeki umut biraz daha büyüdü. “Hatırlıyorsun…” dedi fısıltıyla. “Ruhun uyanıyor.” Cevap vermek istedim ama o anda kızıl gözlü varlık bir adım öne çıktı. Attığı tek adımla ev yeniden sarsıldı. Duvarlardaki çatlaklar tavana kadar ulaştı. Aynanın kalan parçaları büyük bir gürültüyle yere döküldü. Fakat yere düşen her cam parçasında farklı bir yansımam vardı. Birinde çocuk hâlimi gördüm. Birinde yaşlı bir kadındım. Bir diğerinde ise başında gümüş taç taşıyan, gözleri mavi ışıkla parlayan başka bir bendim. Cam parçalarının içindeki bütün yansımalar aynı anda bana baktı ve aynı cümleyi söyledi. “Hatırla…” Sesler birbirine karışırken göğsümdeki mühür öyle güçlü parladı ki gözlerimi kapatmak zorunda kaldım. Gözlerimi yeniden açtığımda altın çember artık yalnızca banyonun zemininde değildi. Bütün evi saran büyük bir ışık kubbesine dönüşmüştü. Mor gözlü yaratıklar acıyla geri çekiliyor, karanlık duvarlara tutunmaya çalışıyordu. Kızıl gözlü varlık ise ilk kez öfkeyle haykırdı. Sesi pencereleri paramparça etti. “Onu benden sonsuza kadar saklayamazsınız!” Aras bütün gücünü toplayarak ayağa kalktı. Boynundaki çatlamış mühür yeniden ışık saçmaya başladı. Bana d…