148. BÖLÜM: UNUTANLAR VADİSİ
Yazar: Bircan Mazhar

148. BÖLÜM: UNUTANLAR VADİSİ Kara Köy’den kuzeydoğuya uzanan eski taş yol, yüzyıllardır kimsenin ayak basmadığı hâlde sanki yolcularını bekliyormuş gibi sislerin arasından yavaş yavaş beliriyordu. Yolun iki yanında yükselen yaşlı ardıç ve meşe ağaçlarının gövdelerinde, Ocak Ana’nın asasındaki damgalarla aynı işaretler vardı. Rüzgâr her estiğinde dallar birbirine çarpıyor, ortaya insan sesini andıran ince fısıltılar çıkıyordu. Sessiz Kafile önden yürümeye başladı; arkalarında Ocak Muhafızı, Kuzey Bekçisi, Doğu Bekçisi, Demir, Kral Alaric ve muhafızlar ilerliyordu. En arkada ise Lalin’i kucağında taşıyan annesi, yaşlı kadınla birlikte ağır adımlarla yolu takip ediyordu. Kimse konuşmuyordu. Çünkü her adımda havadaki ağırlık biraz daha artıyor, sanki görünmeyen gözler onları izliyordu. Yol uzadıkça çevre değişmeye başladı. Kuş sesleri tamamen kesildi. Ağaçların yaprakları koyu yeşilden griye döndü. Çiçekler solmadıkları hâlde kokularını kaybetmişti. Yolun kenarında duran eski taşların üzerindeki yazılar silinmiş, yerlerini boş yüzeylere bırakmıştı. Başkâhin eğilip taşlardan birine dokundu. Parmaklarını çektiğinde yüzünde şaşkın bir ifade belirdi. “Garip…” dedi. “Nedir?” diye sordu Alaric. “Az önce burada bir yazı gördüğüme emindim.” Yaşlı kadın hemen bastonunu yere vurdu. “Sakın taşlara uzun süre bakmayın.” “Bu vadi insanın gözlerini değil, hafızasını alır.” Herkes birbirine baktı. Demir kaşlarını çattı. “Hafızasını mı?” “Evet.” “Burada geçen her saat, insanın geçmişinden bir parçayı alır.” “O yüzden buraya Unutanlar Vadisi denir.” Bu sözlerin ardından Lalin’in boynundaki muska hafifçe parladı. Küçük çocuk çevresine dikkatle bakıyor, sanki görünmeyen yolları görebiliyormuş gibi başını sağa sola çeviriyordu. Bir süre sonra sis yavaşça dağıldı. Karşılarında geniş ve sessiz bir vadi uzanıyordu. Vadinin ortasında, siyah kayalardan yapılmış dev bir kapı yükseliyordu. Kapının üzerinde ne kilit vardı ne de zincir. Yalnızca tek bir damga işlenmişti. Açık bir göz. Gözün tam ortasında ise küçük bir güneş sembolü bulunuyordu. Ocak Muhafızı derin bir nefes aldı. “Hatırlayanların Kapısı…” Doğu Bekçisi şaşkınlıkla ona döndü. “Demek gerçekten varmış.” Kuzey Bekçisi sessizce ekledi. “Efsaneler hiçbir zaman tamamen yalan söylemez.” Tam o sırada vadinin içinde ince bir çan sesi duyuldu. Ardından ikinci… Sonra üçüncü… Her çan sesiyle birlikte sisin içinden beyaz giysiler giymiş insanlar görünmeye başladı. Yaşlılar… Gençler… Çocuklar… Hiçbiri konuşmuyor, yalnızca yolculara bakıyordu. Başkâhin onlardan birine yaklaştı. “Affedersiniz…” Adam cevap vermedi. Gözleri bomboştu. Sanki karşısındaki kimseyi görmüyordu. Yaşlı kadın hüzünle başını eğdi. “Bunlar yaşayan insanlar değil.” “Kim onlar?” diye fısıldadı Alaric. “Buraya gelip geçmişini tamamen unutanlar.” “Kendi adlarını bile hatırlayamadıkları için bu vadinin sessiz bekçileri oldular.” Demir derin bir nefes aldı. “Onları kurtarmanın bir yolu yok mu?” Ocak Ana’nın sesi rüzgârın arasından duyuldu. “Hatırlamak isterlerse vardır.” “Ama çoğu artık neyi kaybettiğini bile bilmiyor.” Tam o sırada Lalin küçük elini kapıya doğru uzattı. Avucundaki güneş damgası yeniden parladı. Kapının üzerindeki göz sembolü yavaşça açıldı. Taş kapının içinden sıcak bir ışık yayıldı. Ardından yıllardır açılmamış taş kanatlar ağır ağır iki yana çekildi. Kapının ardında uzun bir koridor görünüyordu. Koridorun iki yanında yüzlerce taş sütun yükseliyordu. Her sütunun üzerine tek bir isim kazınmıştı. Ocak Muhafızı ilk sütuna yaklaştı. Yazıyı okur okumaz dizlerinin bağı çözüldü. “Bu…” Başkahin telaşla yanına geldi. “Ne oldu?” Ocak Muhafızı titreyen eliyle sütunu gösterdi. Taşın üzerinde yalnızca iki kelime yazıyordu. “İlk Muhafız.” Bir sonraki sütunda ise başka bir isim vardı. “Demir.” Demir şaşkınlıkla geri çekildi. “Benim adım…” Doğu Bekçisi üçüncü sütuna baktı. Orada kendi adı yazıyordu. Sonra Kuzey Bekçisi’nin… Ocak Ana’nın… Ve en son koridorun sonunda bulunan en büyük sütunda henüz tamamlanmamış tek bir yazı vardı. Taşa yalnızca…