142. BÖLÜM: UNUTULAN KRONİKLER
Yazar: Bircan Mazhar

142. BÖLÜM: UNUTULAN KRONİKLER Ocak Muhafızı’nın elindeki eski parşömen titriyordu. Meydanda bulunan herkes nefesini tutmuş, onun ağzından çıkacak sözleri bekliyordu. Kara meşenin gövdesinden yükselen altın ışık, sararmış satırların üzerindeki kadim damgaları görünür hâle getiriyor, her satır okundukça sanki yüzyıllardır saklanan sırlar yeniden canlanıyordu. Ocak Muhafızı derin bir nefes aldı ve yüksek sesle okumaya başladı. Parşömende, Kara Köy’ün kuruluşundan söz ediliyordu. Rivayete göre bundan bin yıldan daha uzun zaman önce, Anadolu’nun dağları arasında yaşayan bilge ocak erenleri, insanların dünyası ile görünmeyen âlem arasındaki dengenin bozulmaya başladığını fark etmişti. O dönemde adı artık unutulmuş nice köy ve oba, açıklanamayan olaylarla karşılaşıyor; geceleri kaybolan insanlar, boş arazilerde duyulan uğultular ve sebebi bilinmeyen felaketler halk arasında korku yayıyordu. Bunun üzerine bilgeler, sıradan bir yerleşim yeri değil, iki âlem arasındaki dengeyi gözetmek için gizli bir köy kurmaya karar vermişlerdi. İşte Kara Köy böyle doğmuştu. Köyün görevi karanlıkla savaşmak değil, dengeyi korumaktı. Çünkü bilgelere göre dünyada yalnızca ışığın ya da yalnızca karanlığın hüküm sürdüğü bir düzen yaşayamazdı. Asıl tehlike, dengenin bozulmasıydı. Ocak Muhafızı okumaya devam ettikçe Kral Alaric’in yüzü bembeyaz kesildi. Parşömenin ilerleyen satırlarında, kraliyet soyunun ilk hükümdarlarından birinin gizlice Kara Köy’e geldiği yazıyordu. Büyük bir savaş kazanmak isteyen kral, köyün koruduğu kadim mührün gücünü kendi ordusu için istemişti. Bilgeler bu isteği reddedince aralarında büyük bir anlaşmazlık çıkmış, sonunda kral geri çekilmiş gibi görünse de sarayına döndüğünde Kara Köy’ün varlığını bütün kayıtlardan sildirmişti. Yıllar sonra ise köyün lanetlendiğine dair söylentiler yayılmış, insanlar korkuyla buradan uzak durmuştu. Böylece Kara Köy unutulmuş, bekçileri ise görevlerini dünyanın gözünden uzakta sürdürmeye devam etmişti. Tam o sırada rüzgâr yeniden kuvvetlendi. Köyün üzerindeki sis, kara meşenin etrafında dönmeye başladı. Meydandaki taşlar hafifçe titreşirken parşömenin son satırları kendi kendine parlamaya başladı. Ne Ocak Muhafızı ne de Başkâhin bu satırları daha önce görmüştü. Yazılar sanki o ana kadar görünmezmiş gibi yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Satırlarda tek bir cümle vardı: “Son varis geldiğinde unutulan kapı yeniden açılacak ve gerçek bekçi geri dönecek.” Bu sözler okunur okunmaz meydanın kuzeyindeki eski taş kuyu büyük bir gürültüyle çatladı. Kuyunun içinden yükselen serin rüzgâr bütün köyü dolaştı. Ardından derinlerden gelen tok bir ses duyuldu. Sanki yüzyıllardır kapalı duran ağır bir kapı yavaşça açılıyordu. Sessiz Kafile’nin üyeleri aynı anda ayağa kalktı. İlk kez yüzlerinde endişe görülüyordu. Yaşlı kadın elindeki kurt başlı muskayı avucunun içinde sıktı ve fısıldadı: “Bu ses… Kuzey Mahzeni.” Demir kılıcını kaldırarak kuyunun önüne geçti. Gözlerini karanlığın içine dikmişti. “Bir şey geliyor,” dedi alçak bir sesle. Fakat gelen şey ne bir insanın ne de bir canavarın ayak seslerine benziyordu. Düzenli, ağır ve kararlı adımlar yavaş yavaş yaklaşıyor, her adımda kuyunun taşları biraz daha çatlıyordu. Sonunda kuyunun içinden uzun, koyu renkli bir asa yükseldi. Ardından yaşlı bir el taş kenarını kavradı. Meydandakilerin şaşkın bakışları arasında, beyaz saçlı ve uzun sakallı bir ihtiyar yavaşça yukarı çıktı. Üzerindeki giysi, Ocak Muhafızı’nınkine benziyordu; ancak göğsündeki damga farklıydı. Kurt başının yanında hilal biçiminde ikinci bir işaret vardı. Ocak Muhafızı onu görünce şaşkınlıkla geri çekildi. “Bu… mümkün değil.” İhtiyar hafifçe gülümsedi. “Beni öldü sandınız.” “Bin yıl önce mahzeni kapatırken içeride kaldığını düşündük.” “Hayır,” dedi ihtiyar sakin bir sesle. “Ben içeride kalmadım. Ben bekledim.” Meydandaki sessizlik daha da derinleşti. Lalin, ihtiyara dikkatle baktı. İhtiyar da aynı sıcaklıkla ona gülümsedi. “Hoş geldin, küçük varis,” dedi. “Ben Kuzey Bekçisi’yim. Ve sana anlatılmayan son hikâ…