141. BÖLÜM: KARA KÖYÜN SON GECESİ
Yazar: Bircan Mazhar

141. BÖLÜM: KARA KÖYÜN SON GECESİ Dev gölge ağır adımlarla Kara Köy’e yaklaşırken toprağın derinliklerinden gelen uğultu her geçen an daha da güçleniyordu. Kara meşenin yaprakları rüzgâr olmamasına rağmen titriyor, dallarından dökülen siyah yapraklar meydanın taşlarına değdiği anda küle dönüşüyordu. Sessiz Kafile’nin üyeleri başlarını öne eğmiş, tek kelime etmeden olan biteni izliyordu. Ocak Muhafızı elindeki asayı sıkıca kavrarken gözlerini yaklaşan gölgeden ayırmıyor, sanki bin yıl önce gördüğü bir kâbus yeniden canlanıyormuş gibi derin bir hüzün taşıyordu. Demir ise kılıcını iki eliyle kavramış, yıllardır omuzlarında taşıdığı yükü artık sonlandırmaya kararlı görünüyordu. Kral Alaric ve muhafızları onun yanında saf tuttu. Hiçbiri yaklaşan varlığın ne olduğunu bilmiyordu; fakat hepsi, bu gecenin yalnızca Kara Köy’ün değil, bütün krallığın kaderini değiştireceğini hissediyordu. Sis yavaşça iki yana ayrıldığında gölge durdu. Yüzü seçilmiyor, yalnızca uzun pelerininin içinde iki soluk ışık gibi görünen gözleri karanlığın içinden etrafı izliyordu. Konuştuğunda sesi, mağaraların derinliklerinde yankılanan bir uğultu gibi bütün köyü sardı. “Bin yıl önce verilen söz unutuldu. Şimdi unutulan her isim yeniden hatırlanacak.” Bu sözlerle birlikte meydanın taş zemininde eski damgalar tek tek parlamaya başladı. Kara meşenin kökleri toprağın üzerine doğru yükselirken ağacın gövdesinde daha önce görülmemiş yüzlerce ince çatlak oluştu. Her çatlağın içinden altın ve siyah ışık birlikte yükseliyor, sanki iki farklı güç aynı bedende denge kurmaya çalışıyordu. Lalin annesinin kucağında sessizce gökyüzüne baktı. Korkmuyor, aksine yaklaşan karanlığı tanıyormuş gibi sakin duruyordu. Boynundaki muska yavaşça ısındı ve Kurt Mührü yeniden havalanarak bebeğin etrafında dönmeye başladı. O an Kara Köy’ün bütün evlerinden eski kapılar kendiliğinden açıldı. İçlerinden kimse çıkmadı; ancak pencerelerde, ocak başlarında ve avlularda geçmişte bu köyde yaşamış insanların silik hatıraları görünmeye başladı. Çocuklar oyun oynuyor, yaşlılar ekmek pişiriyor, kadınlar çeşmeden su taşıyor, demircinin çekici örse vuruyor, çobanlar sürülerini köyün dışına çıkarıyordu. Sanki Kara Köy, yüzyıllardır sakladığı son hatıralarını bir kez daha yaşatıyordu. Yaşlı kadın gözyaşlarını tutamadı. “Burası yalnızca taşlardan oluşan bir köy değildi,” dedi titrek bir sesle. “Burası insanların birbirine verdiği sözlerle ayakta duran bir yuvaydı.” Tam o anda yaklaşan gölge elini kara meşeye doğru kaldırdı. Meydanı kaplayan bütün ışıklar bir anda söndü. Soğuk bir rüzgâr esti ve hatıralar birer birer sisin içine karışmaya başladı. Demir öne çıkarak kılıcını kaldırdı. “Bu kez geçmişi senden koruyacağız,” dedi. Fakat gölge ona saldırmadı. Uzun süre sessiz kaldıktan sonra yalnızca tek bir cümle kurdu: “Ben geçmişi yok etmeye gelmedim. Ben, insanların kendi elleriyle unuttuğu gerçeği hatırlatmaya geldim.” Bu sözler meydandaki herkesi derin bir sessizliğe sürükledi. Ocak Muhafızı başını eğdi; çünkü bin yıl önce yaşananların düşündüklerinden çok daha karmaşık olduğunu anlamaya başlamıştı. Tam o sırada kara meşenin gövdesi büyük bir gürültüyle yarıldı. Ağacın tam kalbinde, üzerinde güneş ve kurt damgaları bulunan eski bir taş sandık ortaya çıktı. Sandığın kapağı yavaşça açılırken içinden ışık değil, sararmış bir tomar yükseldi. Rüzgâr tomarı meydana doğru savurdu. Parşömen Ocak Muhafızı’nın ayaklarının dibine düştü. Ellerini titreyerek uzattı ve yavaşça açtı. Yazılar yüzyılların izini taşıyordu. İlk satırı okur okumaz yüzünün rengi değişti. Çünkü metinde yazan gerçek, bugüne kadar anlatılan bütün efsaneleri değiştirecek kadar sarsıcıydı. Kara Köy lanetlenmemişti; aksine, yüzyıllar önce insanların dünyasını görünmeyen tehlikelerden korumak için kendi isteğiyle kendini dünyadan gizlemeyi seçmişti. Asıl ihanet ise köyün içinde değil, kraliyet sarayında yaşanmıştı. Meydandaki herkes nefesini tutarken Ocak Muhafızı yavaşça başını kaldırdı ve Kral Alaric’in gözlerinin içine baktı. “Artık geçmişin gölg…