14. Bölüm: Ruhların Yemini
Yazar: Bircan Mazhar

14.Bölüm:Ruhların Yemini Kapının yere çarpmasıyla yükselen gürültü, evin temellerine kadar yayıldı. Koridordan içeri süzülen karanlık, sıradan bir gölge değildi; canlıymış gibi hareket ediyor, fayansların üzerinde ağır ağır ilerleyerek banyonun eşiğine kadar ulaşıyordu. O karanlığın içindeki yüzlerce mor göz tek bir bedenin parçaları gibi aynı anda bana çevrilmişti. Hiçbiri gözlerini kırpmıyor, sessizce bekliyordu. Nefes almakta zorlandım. Sanki odadaki bütün oksijen çekilip alınmıştı. Göğsümde taşıdığım mühür yeniden ısındı. Bu kez yalnızca sıcaklık değil, kalbimin atışlarıyla aynı ritimde atan güçlü bir titreşim hissediyordum. Her atışta banyonun zeminindeki altın renkli tamgalar biraz daha parlıyor, görünmeyen koruma çemberi genişliyordu. Genç adam hiç tereddüt etmeden önümde durdu. Omuzları dimdikti. Bana sırtını dönmüş olmasına rağmen bedenindeki gerginliği hissedebiliyordum. Boynundaki gümüş mühür göğsümdeki mühürle aynı anda parladı. İki ışık havada birleşerek ince altın iplikler gibi birbirine uzandı. O an içimde büyüyen bebeğin yeniden hareket ettiğini hissettim. Küçük bir tekme… Ardından bir tane daha… Fakat bu hareketlerde korku yoktu. Sanki içerideki küçücük kalp, karşısında duran genç adamı tanıyordu. Mor gözlerin arasından derin, çatallı bir ses yükseldi. “Yeminini boz, muhafız… Vârisi bize teslim et.” Genç adam başını yavaşça kaldırdı. “Söz, ölümden güçlüdür.” “Bunu hâlâ öğrenemedin mi?” “Öğrendim.” Sesi ilk kez böylesine kararlıydı. “Bu yüzden yine karşındayım.” Karanlığın içinden yükselen uğultu bütün evi doldurdu. Yüzlerce gölge aynı anda hareket etti. Banyoya adım atmaya çalıştıkları anda altın renkli çember alev gibi yükseldi. Işık, karanlığa çarpar çarpmaz kulakları sağır eden çığlıklar duyuldu. Mor gözlerin bir kısmı söndü, siyah sis geri çekildi. Ama yalnızca birkaç saniyeliğine… Bir anda aynanın çatlak yüzeyi yeniden dalgalandı. Camın içinde bu kez bir şehir görünüyordu. Taştan yapılmış yüksek kuleler… Gökyüzünde dönen beyaz kuşlar… Ve göğe doğru yükselen dev bir hayat ağacı… Kalbim sıkıştı. Bu yeri daha önce hiç görmemiş olmam gerekiyordu. Ama tanıyordum. Rüzgârın kokusunu bile hatırlıyordum. Başımın içinde yeni görüntüler peş peşe belirmeye başladı. Beyaz taşlardan örülü uzun bir avlu… Avlunun sonunda duran aynı genç adam… Üzerinde bugünkünden çok daha görkemli, gümüş işlemelerle süslü siyah bir kaftan… Elimi tutuyor ve gözlerimin içine bakıyordu. Ben ise onun avuçlarının arasına kendi mührümü bırakıyordum. “Bir gün karanlık yeniden dönerse…” diyordum. “…beni bul.” Genç adam başını eğerek cevap veriyordu. “Sen beni unutabilirsin.” Bir adım daha yaklaşmıştı. “Ama ben seni hiçbir çağda unutmayacağım.” Görüntü ansızın parçalandı. Acıyla dizlerimin üzerine çöktüm. Başımın içinde yankılanan anılar gerçek ile hayalin sınırlarını birbirine karıştırıyordu. “Neler oluyor?” diye fısıldadım. “Ben bunları neden hatırlıyorum?” Genç adam bu kez bana döndü. Ela gözlerinde tarifsiz bir hüzün vardı. “Çünkü ruhunun kapıları açılıyor.” “Sen… gerçekten kimsin?” Birkaç saniye sessiz kaldı. Sonunda derin bir nefes aldı. “Bu hayatta bana Aras diyorlar.” Sözlerine devam etmeden önce bana uzun uzun baktı. “Ama bin yıl önce…” Tam cümlesini tamamlayacağı sırada banyonun duvarları yeniden şiddetle sarsıldı. Aynanın içindeki görüntü paramparça oldu. Mor gözlü varlık öfkeyle haykırdı. “Adını söylemeye cesaret etme!” O çığlıkla birlikte evin bütün camları aynı anda kırıldı. Keskin rüzgâr banyonun içine doldu. Koruma çemberi ilk kez zayıflamaya başladı. Altın ışığın üzerinde ince çatlaklar oluşuyordu. Aras bunu fark edince yüzü gerildi. “Hayır…” diye mırıldandı. “Koruma mühürü kırılıyor.” Tam o anda karnımın içindeki bebek öylesine güçlü hareket etti ki acıyla nefesim kesildi. Göğsümdeki mühür göz kamaştırıcı bir ışıkla parladı. O ışığın içinden tek bir ses yükseldi. Ne bana aitti… Ne de Aras’a… Kadim, güçlü ve dingin bir kadın sesi bütün evde yankılandı. “Son muhafız uyandı.” Bu sözün ardından banyonun içindeki bütün mor gözler ay…