136. BÖLÜM: KAYIP YEMİN
Yazar: Bircan Mazhar

136. BÖLÜM: KAYIP YEMİN Kara meşenin köklerinin altında açılan ikinci taş kapıdan yükselen ezgi, köyün üzerindeki sisleri ağır ağır döndürmeye başladı. Ezginin dili unutulmuştu; ne Başkâhin ne de Kral Alaric tek bir kelimesini anlayabiliyordu. Fakat yaşlı kadın gözlerini kapattı. “Bu…” diye fısıldadı. “Ocak Ana soyunun en eski ağıtlarından biri.” Eşiğin Bekçisi, taş kapıya doğru birkaç adım attı. Asasını yere vurunca ezgi aniden kesildi. Meydana çöken sessizlikte yalnızca kara meşenin dallarının hışırtısı duyuluyordu. Tam o anda taş kapının içinden zayıf bir ışık yükseldi. Işık büyüdükçe duvarlarda eski resimler görünmeye başladı. İlk resimde, Kara Köy’ün yüzyıllar önceki hâli vardı. Meydan çocuk sesleriyle dolu, ocaklardan duman yükseliyor, insanlar huzur içinde yaşıyordu. İkinci resimde ise savaş vardı. Siyah duman gökyüzünü kaplamış, köy halkı meşe ağacının etrafında toplanmıştı. Aralarında dönemin kralı da bulunuyordu. Elinde parlak bir kılıç tutuyor, karşısındaki yaşlı bilgeyle hararetli bir şekilde konuşuyordu. Üçüncü resim belirdiğinde herkesin nefesi kesildi. Bilgenin kucağında küçük bir çocuk vardı. Çocuğun boynunda, Lalin’in doğduğu gece çatlayan nazarlığın aynısı asılıydı. Yaşlı kadın gözyaşlarını tutamadı. “İşte ilk varis…” Başkâhin şaşkınlıkla sordu: “Demek bu kehanet yalnızca Lalin’le başlamadı?” “Evet,” dedi yaşlı kadın. “Bu döngü çok daha eski.” Dördüncü resim, meydandaki herkesi derin bir sessizliğe sürükledi. Kraliyet soyundan bir hükümdar, korku ve öfke içinde bilgeye sırtını dönüyordu. Ardından büyük bir yemin ediliyor, meşe ağacının köklerine mühürler kazınıyordu. Eşiğin Bekçisi ağır bir sesle konuştu: “İnsanlar korktu.” “Korkuları onları ihanete sürükledi.” “Kendilerini koruyacaklarını sandılar. Oysa yalnızca borcu gelecek nesillere bıraktılar.” Kral Alaric başını öne eğdi. “Atalarımın hatasının bedelini şimdi biz ödüyoruz.” Tam o sırada Lalin, annesinin kucağında gözlerini açtı. Kara meşeden yükselen altın ışık, bebeğin etrafını sardı. Ağacın gövdesindeki son damga da parlayınca taş kapının içinden berrak bir çocuk sesi duyuldu. “Yemin hatırlanırsa kapı kapanır.” “Ama kin hatırlanırsa karanlık büyür.” Sözler biter bitmez siyah gölge yeniden ortaya çıktı. Bu kez eskisinden daha belirgindi. Yüzü hâlâ seçilemiyordu; ancak uzun pelerininin altında taşıdığı eski bir asa dikkat çekiyordu. Asanın ucunda çatlamış siyah bir taş vardı ve taşın içinden duman gibi karanlık yükseliyordu. Eşiğin Bekçisi asasını kaldırdı. “Buraya savaşmaya gelmedik.” Gölge durdu. Bir anlık sessizliğin ardından boğuk bir ses yükseldi. “Ben de savaş istemiyorum.” “Ben yalnızca benden alınanı geri istiyorum.” Meydandaki herkes birbirine baktı. Yaşlı kadın derin bir nefes aldı. “Demek gerçek ortaya çıkıyor…” Başkâhin merakla sordu: “Neyden söz ediyor?” Yaşlı kadın kara meşeye bakarak cevap verdi. “Bin yıl önce yalnızca bir çocuk teslim edilmedi.” “Onunla birlikte iki kadim emanet de kayboldu.” “Emanetlerden biri ışığı mühürledi.” “Diğeri ise karanlığı.” Rüzgâr yeniden yükseldi. Kara meşenin dalları gökyüzüne doğru uzanırken, ağacın gövdesinde şimdiye kadar görünmeyen ince bir yarık oluştu. Yarığın içinden, eski Türk damgalarıyla süslü küçük bir sandık yavaşça dışarı çıktı. Sandık kendi kendine açıldı. İçinde yalnızca tek bir eşya vardı. Üzerinde kurt başı motifi bulunan, zamanla kararmış eski bir yüzük. Eşiğin Bekçisi yüzüğü görünce derin bir saygıyla başını eğdi. “Son anahtar…” “Ve kadim yeminin hatırlayıcısı.” Lalin, yüzüğe doğru elini uzattığında meydandaki bütün damgalar aynı anda altın rengi bir ışıkla parladı. Kara Köy, sanki yüzyıllardır beklediği anın geldiğini hissediyordu.