KAN

134. BÖLÜM: SİSLERİN ARDINDAKİ YOL

Yazar:

KAN - Bircan Mazhar kitap kapağı
KAN kitap kapağı

134. BÖLÜM: SİSLERİN ARDINDAKİ YOL Şafak henüz doğmamıştı. Gökyüzü kurşuni bulutlarla kaplıydı ve ay, sisin ardında solgun bir gölge gibi görünüyordu. Sarayın demir kapılarının önünde uzanan patika, sanki yüzyıllardır kimsenin ayak basmadığı bir yol gibi sessizdi. Yaşlı kadın, elindeki meşe asasını toprağa hafifçe vurdu. “Bu yola adım atan herkes ardına bakmamalı,” dedi. “Sis, insanın en derin korkularını fısıldar. Duyan dönerse yolunu kaybeder.” Kral Alaric, Başkâhin ve seçilmiş muhafızlardan oluşan küçük kafile hazırlıklarını tamamladı. Lalin, annesinin kucağında sessizce çevresini izliyordu. Yaşlı kadın çocuğun alnına ardıç dumanını hafifçe üfledi. “Kadim ocakların ateşi seni korusun.” Kafile ilk adımlarını attığında sarayın görüntüsü birkaç nefeste sislerin içinde silinmeye başladı. Arkalarında bıraktıkları dünya sessizce kaybolurken önlerindeki yol giderek daraldı. Ağaçların dalları birbirine dolanmış, gökyüzünü tamamen örtmüştü. Bir süre sonra kuş sesleri bile kesildi. Yalnızca ayak sesleri… Ve uzaktan gelen su damlalarının yankısı… Muhafızlardan biri durdu. “Bir ses duydum.” Kimse cevap vermedi. Aynı anda yolun kenarında, kırık bir değirmenin taşları sisin arasından belirdi. Değirmenin çarkı, rüzgâr olmamasına rağmen ağır ağır dönüyordu. Başkâhin ürperdi. “Burada kimse yaşamıyor olmalı.” Yaşlı kadın gözlerini değirmenden ayırmadan konuştu. “Yaşamıyor.” “Ama bazı yerler, kendilerini terk edenlerin hatırasını bırakmaz.” Tam o sırada değirmenin karanlık penceresinde kısa bir anlığına bir siluet göründü. Ne yüzü seçiliyordu ne de kıyafetleri. Bir göz kırpışı kadar kısa sürdü. Ardından pencere yeniden boş kaldı. Kafile yürümeye devam etti. Yolun sonunda yaşlı taşlarla örülü eski bir köprü yükseliyordu. Köprünün kemerlerinde, saraydaki duvarlarda görülen damgaların aynısı kazılıydı. Yaşlı kadın eğilip damgalardan birine dokundu. “Soğuk…” “Kapı çoktan uyanmış.” Köprü geçildiğinde sis bir anda dağıldı. Karşılarında geniş bir vadi uzanıyordu. Vadinin tam ortasında, siyah taşlardan yapılmış eski evler sıralanıyordu. Bacalardan duman yükselmiyordu. Kapılar açıktı. Pencereler karanlıktı. Meydandaki taş çeşmeden tek damla su akmıyordu. Ve köyün merkezinde, dalları gökyüzünü örten dev kara meşe ağacı bütün heybetiyle yükseliyordu. Ağacın gövdesinde yüzlerce eski damga parlıyordu. Kafile sessizce köyün girişine yaklaştı. Tam o anda rüzgâr yeniden esmeye başladı. Boş evlerin kapıları aynı anda gıcırdayarak açıldı. Meydandaki eski çan, kimse dokunmadan üç kez çaldı. Yaşlı kadın derin bir nefes aldı. “Hoş geldiniz…” Sözlerini tamamlayamadan, köyün sokaklarının derinliklerinden yavaş ayak sesleri duyuldu. Bir kişi… Sonra iki… Ardından onlarca farklı adımın yankısı… Sis yeniden yükselirken, evlerin karanlık kapılarında hareketsiz duran siluetler birer birer görünmeye başladı. Hiçbiri konuşmuyordu. Hiçbiri yaklaşmıyordu. Sadece gelenleri izliyorlardı. Yaşlı kadın fısıldadı: “Artık misafir değiliz.” “Onlar bizi bekliyordu.”

Bölümün tamamını WritePad'de oku