KAN

133. BÖLÜM: EŞİĞİN BEKÇİLER

Yazar:

KAN - Bircan Mazhar kitap kapağı
KAN kitap kapağı

133. BÖLÜM: EŞİĞİN BEKÇİLERİ Gece, sarayın üzerine ağır bir örtü gibi çökmüştü. Rüzgâr bile susmuş, ormandan gelen uğultu yerini insanın içine işleyen derin bir sessizliğe bırakmıştı. Bu sessizlik, yaklaşan fırtınanın habercisiydi. Kral Alaric, kuzey burcuna çıktığında ormanın üzerindeki siyah sisin daha da yoğunlaştığını gördü. Sis artık yalnızca ağaçların arasında dolaşmıyor, sanki canlı bir varlık gibi yavaş yavaş saraya doğru ilerliyordu. Yaşlı kadın gözlerini kapatarak toprağa diz çöktü. Avuçlarını taş zemine koyduğunda yüzündeki ifade değişti. “Toprak konuşuyor…” dedi. Başkâhin şaşkınlıkla ona baktı. “Ne söylüyor?” “Yüzyıllardır mühür altında kalan kapı tamamen açılmadı. Fakat eşiğin bekçileri artık bu dünyaya adım attı.” Tam o sırada kuzey kapısından bir çığlık yükseldi. Muhafızlar kılıçlarını çekerek sesin geldiği yere koştular. Kapının önünde nöbet tutan askerlerden biri dizlerinin üzerine çökmüş, titreyerek karanlığı işaret ediyordu. “Oradaydılar…” “Nerede?” “Asla yaklaşmadılar… Ama hepsi bizi izliyordu.” Muhafızların baktığı yönde kimse görünmüyordu. Fakat ay ışığı, toprağın üzerinde onlarca farklı ayak izini ortaya çıkardı. İzler kapıya kadar geliyor… Sonra aniden kayboluyordu. Yaşlı kadın sessizce fısıldadı. “Onlar eşiği geçmedi.” “Henüz.” Lalin’in odasında ise bambaşka bir sessizlik hâkimdi. Beşiğinin üzerinde asılı duran eski kurt başı muskası kendi kendine dönmeye başladı. Odanın köşesinde duran bakır tasın içindeki su, tek bir dokunuş olmadan dalgalandı. Ardından suyun yüzeyinde bir görüntü belirdi. Yoğun sislerin arasındaki eski taş evler… Kırık bir köprü… Kurumuş bir kuyu… Ve köy meydanında yükselen, dalları gökyüzünü kaplayan devasa bir kara meşe ağacı. Ağacın gövdesinde yüzlerce eski damga vardı. Yaşlı kadın görüntüyü görür görmez derin bir nefes aldı. “İşte burası…” “Kara Köy’ün kalbi.” Bir anda odanın içini keskin bir rüzgâr doldurdu. Pencereler kendiliğinden açıldı. Uzaktan gelen davul seslerine bu kez eski bir boynuzun yankısı karıştı. Sarayın bütün köpekleri aynı anda ulumaya başladı. Atlar huzursuzlandı. Gökyüzünde dönen kuzgun sürüsü, kuzey ormanının üzerinde halka oluşturdu. Yaşlı kadın ayağa kalktı. “Beklemek artık bize zarar verir.” Kral Alaric ona döndü. “Ne yapmamız gerekiyor?” “Şafak sökmeden önce Kara Köy’e gitmeliyiz.” “Çünkü güneş doğduğunda köy yeniden sislerin arasına saklanacak.” Başkâhin endişeyle sordu: “Peki ya dönemezsek?” Yaşlı kadın cevap vermedi. Boynundaki kurt başı muskası hafifçe parladı. Ardından yavaşça konuştu. “Her eşiğin bir bedeli vardır.” “Kara Köy de gelen herkesten bir şey ister.” O sırada sarayın en yüksek burcundaki gözcü korkuyla bağırdı. “Kapılar!” Herkes avluya koştu. Sarayın dev demir kapıları, kimse dokunmadan ağır ağır açılıyordu. Kapının dışında ise yoğun sisin içinde belli belirsiz bir yol uzanıyordu. Bu yol, birkaç dakika önce orada yoktu. Sislerin arasından yalnızca tek bir fısıltı duyuldu: “Beklenen varis… Yol seni bekliyor.” Lalin, beşiğinde gözlerini açtı. Bal rengi gözbebekleri bir anlığına altın gibi parladı. O anda herkes aynı şeyi hissetti. Artık kaderin yolu başlamıştı ve geri dönüş, her geçen saniye biraz daha imkânsız hâle geliyordu.

Bölümün tamamını WritePad'de oku