132. BÖLÜM: KARA KÖYÜN KAPIS
Yazar: Bircan Mazhar

132. BÖLÜM: KARA KÖYÜN KAPISI Davul sesleri geceyi yararak saraya doğru yaklaşırken, rüzgârın yönü bir anda değişti. Kuzeyden gelen soğuk hava, avludaki bütün meşaleleri aynı anda söndürdü. Karanlığın içinde yalnızca Lalin’in odasından yükselen solgun bir ışık görünüyordu. Yaşlı kadın ağır bir nefes aldı ve elindeki kurt başı muskayı avucunun içine sıkıştırdı. “Dinleyin,” dedi. “Bu davullar insanlar tarafından çalınmıyor. Rivayetlere göre Kara Köy ortaya çıkmadan önce üç gece boyunca bu ses duyulur. Dördüncü gece ise köyün yolu açılır.” Başkâhin ürperdi. “Yani… Kara Köy gerçekten geri mi döndü?” Yaşlı kadın başını yavaşça salladı. “Köy hiçbir zaman yok olmadı. Sadece insanlar onun yerini unuttu.” Tam o sırada sarayın en eski duvarlarından biri çatladı. Taşların arasından siyah bir sis yükselmeye başladı. Sis, koridor boyunca ağır ağır ilerliyor, geçtiği yerde kandiller kendi kendine sönüyordu. Muhafızlardan biri korkusuna yenilip sisin üzerine doğru yürüdü. “Durun!” diye bağırdı yaşlı kadın. Fakat artık çok geçti. Sis askerin ayaklarına ulaştığı anda genç adam olduğu yerde donup kaldı. Gözbebekleri tamamen karardı. Dudakları kıpırdadı, fakat konuşan sanki o değildi. “Kapıyı açın…” Sesi aynı anda birçok kişinin konuşmasına benziyordu. Muhafız bir adım daha attı ve aniden yere yığıldı. Bayıldığında siyah sis de dağılıp karanlığın içine çekildi. Yaşlı kadın diz çökerek taş zemindeki izleri inceledi. “Onlar yalnız gelmiyor.” Kral Alaric kaşlarını çattı. “Kimler?” Kadın cevap vermeden cebinden küçük, yuvarlak bir bakır ayna çıkardı. Aynayı yere tuttuğu anda taş zeminde görünmeyen ayak izleri belirdi. İzler insan ayağına benziyordu; ancak her biri geriye doğru bakıyordu. Başkâhin fısıldadı: “Eski metinlerde bundan söz edilir… Görünmeyen yolcular.” Yaşlı kadın başını salladı. “Onlar eşiğin bekçileri. Bir yere çağrıldıklarında görünmezler; yalnızca arkalarında bıraktıkları izlerden geçtikleri anlaşılır.” Tam o anda Lalin beşiğinde doğruldu. Henüz konuşamayacak kadar küçüktü; fakat odanın içinde yankılanan ince sesi herkesin yüreğini titretti. “Geliyorlar…” Sarayın bütün pencereleri aynı anda çatladı. Kuzey ormanından yükselen davul seslerine bu kez uzaklardan gelen uğultular karıştı. Sanki yüzlerce kişi aynı anda eski, unutulmuş bir ezgiyi mırıldanıyordu. Yaşlı kadın gözlerini kapattı. “Vakit geldi.” “Kara Köy’ün kapısı açılıyor.” “Kapı açıldığında oraya yalnızca çağrılanlar girebilir. Fakat kapı kapanmadan önce içeri giren herkes geri dönemeyebilir.” O gece sarayın en yüksek burcunda nöbet tutan askerler, ormanın üzerinde yükselen yoğun sisi gördüler. Sis ağır ağır dönüyor, kendi içinde büyük bir daire oluşturuyordu. Bir şimşek gökyüzünü ikiye böldü. Işığın kaybolduğu anda sisin ortasında eski bir köy silueti belirdi. Çatısı çökmüş evler… Yıkılmış taş bir çeşme… Yüzyıllardır çalmadığı söylenen küçük bir caminin minaresi… Ve köyün girişinde duran, üzerine eski Türk damgaları işlenmiş siyah bir kapı. Kapının önünde tek başına duran uzun boylu bir siluet, yüzünü saraya çevirdi. Kim olduğu seçilemiyordu. Fakat rüzgâr onun fısıltısını kilometrelerce uzağa taşıdı. “Lalin…” İsim gece boyunca yankılanırken, yaşlı kadın sessizce dua etti. “Gerçek sınav şimdi başlıyor.” Sarayın üzerinde dolaşan kara bulutlar daha da koyulaştı. Davul sesleri sustu. Yerini derin ve ürkütücü bir sessizlik aldı. Çünkü eski anlatılara göre, davullar sustuğunda artık misafirler gelmiş demekti.