KAN

130. BÖLÜM: AİLENİN SAKLADIĞI SIR

Yazar:

KAN - Bircan Mazhar kitap kapağı
KAN kitap kapağı

130. BÖLÜM: AİLENİN SAKLADIĞI SIR Lalin’in doğumunun üzerinden kırk gün geçmişti. Kadim Krallık’ta eski bir geleneğe göre kırkıncı gece, yeni doğan çocuğun kaderinin yıldızlara yazıldığına inanılırdı. O gece boyunca sarayın bütün kandilleri söndürülür, yalnızca kutsal ocakta yanan tek ateş bırakılırdı. Gece yarısını birkaç dakika geçmişti. Sarayın avlusunda dolaşan rüzgâr bir anda kesildi. Köpekler ulumaya başladı. Uzak dağlardan gelen kurt sesleri, alışılmadık biçimde birbirine karışıyordu. Başkâhin yüzünü gökyüzüne çevirdi. “Perde inceliyor…” “Bu gece görünmeyenler de yürüyecek.” Tam o sırada Lalin’in odasında beşiği kendi kendine hafifçe sallanmaya başladı. Ne kapı açıktı ne de içeride bir rüzgâr vardı. Bebeğin başucunda asılı duran nazarlık usulca dönüyor, mavi taşın içinden ince bir ışık yükseliyordu. Lalin ağlamadı. Tam tersine, görünmeyen birine bakıyormuş gibi gülümsedi. O anda odanın en karanlık köşesinde yaşlı bir kadın silueti belirdi. Üzerinde eski Türk motifleriyle işlenmiş uzun beyaz bir kaftan vardı. Beline gümüş işlemeli bir kuşak bağlamıştı. Ayakları yere değmiyor, sessizce süzülüyordu. Kadın beşiğe yaklaştı. Titrek ama şefkatli sesi odanın içinde yankılandı. “Kanımız yeniden uyandı…” Tam bebeğin alnına dokunacağı sırada odanın kapısı kendiliğinden açıldı. İçeri Başkâhin girdi. Yaşlı kadın bir anda gözden kayboldu. Başkâhin olduğu yerde dondu. Çünkü odada hâlâ ardıç kokusu vardı. Derin bir nefes aldı. “Koruyucu Ana…” “Efsaneler doğruymuş.” Ertesi sabah Kral Alaric, Başkâhin’i gizli meclis odasına çağırdı. Masanın üzerine, nesiller boyunca yalnızca hükümdarların bildiği eski bir sandık bırakıldı. Sandığın kilidi demirden değil, siyah bir taştandı. Alaric cebinden küçük bir anahtar çıkardı. “Babam ölmeden önce bunu bana verdi.” “İçindekini yalnızca Son Varis doğarsa açmamı söyledi.” Anahtar kilide girer girmez sandık kendiliğinden açıldı. İçinden deriyle kaplanmış eski bir günlük çıktı. İlk sayfasında tek bir isim yazıyordu. Kraliçe Elara. Başındaki satırlar ise Alaric’in yüzündeki bütün rengi çekip aldı. “Bu satırları okuyan kişi, benim soyumdan gelen son hükümdardır.” “Eğer Son Varis doğduysa, ailemizin bin yıldır sakladığı gerçeği öğrenme zamanı gelmiştir.” Başkâhin sessizce dinliyordu. Alaric okumaya devam etti. “Bizim soyumuz yalnızca krallardan oluşmadı.” “Atalarımız, Anadolu’nun kadim bilgelerini, ocak koruyucularını ve görünmeyen âlemin bekçilerini de soyumuza kattı.” “Bu yüzden kraliyet kanı yalnızca tahta değil, görünmeyen kapılara da hükmedebilir.” Sayfalar ilerledikçe daha ürkütücü bir gerçek ortaya çıktı. Bin yıl önce kraliyet ailesinden bir çocuk kaybolmamıştı. Kendi isteğiyle karanlığın tarafına geçmişti. Adı bütün kayıtlardan silinmiş, ailesi tarafından lanetlenmişti. Defterde yalnızca tek cümle yer alıyordu. “O bizim ilk oğlumuzdu.” Başkâhin’in elleri titremeye başladı. “Demek…” “Karanlığın Efendisi…” Alaric yavaşça başını kaldırdı. “Evet.” “Onun gerçek adı Azerion değildi.” “O…” “…kraliyet ailesinin ilk veliahtıydı.” Tam o anda sarayın en yüksek kulesinden büyük bir çan sesi yükseldi. Bir muhafız nefes nefese içeri girdi. “Majesteleri!” “Kuzey Kapısı’nda yaşlı bir kadın bekliyor.” “Kim olduğunu sorduğumuzda yalnızca tek bir şey söyledi.” Alaric ayağa kalktı. “Ne söyledi?” Muhafız yutkundu. “‘Lalin’i görmeye geldim.’ dedi.” “‘Çünkü onun kaderinde yazılı olanı, yaşayanlardan önce ölüler biliyor.’” Bu sözlerle birlikte sarayın bütün pencereleri aynı anda şiddetle açıldı. Rüzgârın taşıdığı ardıç kokusu, yaklaşan büyük sırrın artık gizlenemeyeceğini haber veriyordu.

Bölümün tamamını WritePad'de oku