129. BÖLÜM: KEHANETİN İLK İZLERİ
Yazar: Bircan Mazhar

129. BÖLÜM: KEHANETİN İLK İZLERİ Lalin’in doğumunun üzerinden üç gün geçmişti. Kadim Krallık’ta daha önce hiç görülmemiş bir huzur hâkimdi. Günlerdir süren kara bulutlar dağılmış, güneş sarayın altın kubbelerine yeniden ışık saçmaya başlamıştı. Halk, bunun yeni doğan prensesin uğuru olduğuna inanıyor, sokaklarda sessizce dualar ediyordu. Ancak sarayın en eski bölümünde bulunan Kadim Tapınak’ta bambaşka bir sessizlik vardı. Başkâhin, önündeki yüzlerce yıllık parşömenleri tek tek inceliyordu. Gece boyunca yanan kandiller neredeyse tükenmiş, taş zeminin üzerine dağılmış eski haritalar ve kehanet metinleri birbirine karışmıştı. Kapı yavaşça açıldı. İçeri Kral Alaric girdi. “Bir haber var mı?” Başkâhin ağır ağır ayağa kalktı. Yüzündeki endişe, vereceği cevabın iyi olmadığını belli ediyordu. “Majesteleri…” “Kehanet tamamlanmış.” Alaric’in kaşları çatıldı. “Tamamlanmış mı?” Başkâhin önündeki eski bir parşömeni açtı. Mürekkebi neredeyse silinmiş satırları titreyen sesiyle okumaya başladı. “Işığın son varisi doğduğu gece…” “Karanlığın ilk zinciri kırılacaktır.” “Yıllar sonra iki taşıyıcı ortaya çıkacak.” “Biri umudu…” “Diğeri cesareti taşıyacak.” “Ve son varis, onların kaderini birleştirecektir.” Alaric derin bir sessizliğe gömüldü. “Son varis…” “Lalin.” Başkâhin başını salladı. “Evet.” “Ama kehanet burada bitmiyor.” Bir başka parşömeni açtı. Bu kez satırlar kan kırmızısı mürekkeple yazılmıştı. “Eğer karanlık son varisi bulursa…” “Kadim Taht sonsuza kadar düşecektir.” Tam o anda tapınağın duvarlarını şiddetli bir sarsıntı kapladı. GÜÜÜM! Yer titredi. Tavandaki taşlardan ince tozlar döküldü. Başkâhin korkuyla Mühür Taşı’nın bulunduğu kutsal odaya koştu. Alaric de peşinden gitti. Odaya girdiklerinde ikisi de oldukları yerde donup kaldı. Bin yıldır tek parça hâlinde duran siyah mühür taşı artık tek bir çatlakla sınırlı değildi. Çatlaklar bütün yüzeye yayılmıştı. İçlerinden siyah duman yükseliyor, uğultulu fısıltılar taş odanın içinde dolaşıyordu. Başkâhin dizlerinin üzerine çöktü. “Artık başladı…” Alaric sessizce sordu. “Nedir başlayan?” Yaşlı adam gözlerini kapattı. “Karanlık, Lalin’in doğduğunu hissetti.” Aynı dakikalarda… Krallığın sınırlarının çok ötesinde, kimsenin girmeye cesaret edemediği Kara Uçurum’un derinliklerinde, siyah taşlardan oluşan devasa bir salon vardı. Salonun ortasında zincirlerle bağlanmış karanlık bir taht duruyordu. Tahtın üzerinde oturan gölgelerle çevrili bir siluet yavaşça başını kaldırdı. Kızıl renkte parlayan gözleri karanlığın içinden görünüyordu. İnce bir tebessüm belirdi. “Sonunda…” “Işık yeniden doğdu.” Salonun dört bir yanındaki gölgeler diz çöktü. Siluet ağır bir sesle emrini verdi. “Onu bulun.” “Daha büyümeden…” “Daha gücünü keşfetmeden…” “Son varisi bana getirin.” Gölgeler tek bir beden gibi ayağa kalktı. Birer birer karanlığın içine karışarak gözden kayboldular. O gece, Lalin henüz beşiğinde huzurla uyurken, kader çoktan peşine düşmüş, bin yıl önce başlayan savaş yeni bir sayfa açmıştı.