128. BÖLÜM: SON VARİS
Yazar: Bircan Mazhar

128. BÖLÜM: SON VARİS Kadim Krallar Salonu’nu derin bir sessizlik kapladı. Kristalin çatlaklarından yükselen altın ışık, salonun kubbesine ulaştığında tavandaki eski yıldız haritası yeniden canlandı. Bin yıldır sönük kalan takımyıldızları birer birer parlıyor, taş duvarlara unutulmuş semboller yansıyordu. Defne, elindeki parşömene bakmayı sürdürüyordu. Son satırlar hâlâ okunmamıştı. Sanki görünmeyen bir güç, yazıların tamamını gizliyordu. Aras dikkatle yaklaştı. “Parşömen kendisini herkese göstermez.” “Yalnızca son varise gerçeğin tamamını anlatır.” Defne şaşkınlıkla başını kaldırdı. “Son varis…” “Ben miyim?” Kraliçe Elara, Defne’nin gözlerinin içine baktı. “Kanın bunu söylüyor.” “Ama kararını henüz vermedi.” Kaan kaşlarını çattı. “Kan nasıl karar verir?” Elara ağır bir nefes aldı. “Kraliyet soyu yalnızca doğumla aktarılmaz.” “Fedakârlıkla tamamlanır.” Tam o sırada salonun zemini yeniden titredi. Eldar acıyla yere düştü. Siyah enerji artık bedeninin büyük bölümünü ele geçirmişti. Gözlerinden biri yeniden karanlığa bürünürken diğeri hâlâ altın rengini koruyordu. “Defne…” “Sakın…” “Sakın benim için…” Sözlerini tamamlayamadan karanlık sesi bastırdı. “Onu dinleme.” “Nasıl olsa birazdan bana ait olacak.” Kaan hemen Eldar’ın önüne geçti. “Geri çekil!” Elindeki gümüş mühür güçlü bir ışık yaydı. Fakat bu kez karanlık geri çekilmedi. Aksine, ışığı emmeye başladı. Aras dehşet içinde bağırdı. “Olmaz!” “Karanlık artık mühürlerin gücüne alıştı.” “O her geçen dakika güçleniyor.” Tam bu sırada salonun ortasındaki on iki taş tahttan biri yavaşça hareket etti. Tahtın arkasındaki duvar ikiye ayrıldı. İçeride dar ve karanlık bir oda vardı. Odanın tam ortasında ise siyah mermerden yapılmış eski bir sandık duruyordu. Sandığın kapağında tek bir sembol vardı. Güneş ile ayın iç içe geçtiği kraliyet arması. Defne istemsizce sandığa doğru yürüdü. Kimse onu durduramadı. Sanki görünmeyen bir el ona yol gösteriyordu. Sandığın önüne geldiğinde kapağın üzerinde küçük bir oyuk olduğunu fark etti. Oyuğun şekli, elindeki Kayıp Kraliyet Mührü ile tamamen aynıydı. Defne derin bir nefes aldı. Mührü yavaşça yerine yerleştirdi. “Tık…” Eski kilit açıldı. Sandığın kapağı ağır ağır aralandı. İçeriden yükselen altın ışık bütün salonu aydınlattı. Işık dağıldığında sandığın içinde tek bir eşya olduğu görüldü. Eski bir taç. Fakat bu sıradan bir taç değildi. Altın işlemelerinin arasında ince gümüş damarlar uzanıyor, tam ortasında gökyüzü kadar mavi bir taş parlıyordu. Kraliçe Elara’nın gözleri doldu. “Kraliyet Tacı…” “Onu bir daha görebileceğimi hiç sanmamıştım.” Aras diz çöktü. “Kadim Kralların Tacı…” “Efsane gerçekmiş.” Defne tacı eline aldığı anda salonu sarsan güçlü bir enerji dalgası yayıldı. Duvarlardaki bütün meşaleler aynı anda yandı. Taş tahtların üzerinde oturan eski kralların siluetleri birer birer belirmeye başladı. On iki hükümdarın ruhu sessizce Defne’ye bakıyordu. Ardından hepsi aynı anda sağ ellerini göğüslerine götürdü. Salonu dolduran tek bir cümle yankılandı. “Son Varis’i selamlıyoruz.” Defne şaşkınlık içinde geri çekildi. “Ben… bunu kabul edemem.” “Ben bir kraliçe değilim.” Kraliçe Elara yumuşak bir sesle konuştu. “Krallık hiçbir zaman bir taç istemedi.” “Krallık, doğru kişiyi bekledi.” Tam o anda salonun girişinden şiddetli bir patlama duyuldu. Taş kapı paramparça oldu. Yoğun siyah dumanın içinden Azerion ağır adımlarla içeri girdi. Ancak bu kez yalnız değildi. Arkasında siyah zırhlı, yüzleri görünmeyen onlarca kadim muhafız yürüyordu. Her birinin gözlerinde aynı kızıl ışık yanıyordu. Azerion, Defne’nin elindeki tacı görünce ilk kez duraksadı. Yüzündeki öfke yerini şaşkınlığa bıraktı. “Demek…” “Tacı gerçekten uyandırdın.” Sonra kılıcını yavaşça çekti. Kılıcın siyah namlusu, salonun ışığını bile içine çekiyordu. “Öyleyse kehanetin son bölümü başlasın.” Kadim muhafızlar aynı anda kılıçlarını kaldırırken, Krallar Salonu bir kez daha savaşın eşiğine geldi. Bu kez yalnızca bir krallığın değil, bin yıllık tarihin kaderi yeniden yazılacaktı.