126. BÖLÜM: KARANLIĞIN EFENDİSİ
Yazar: Bircan Mazhar

126. BÖLÜM: KARANLIĞIN EFENDİSİ Mühür Odası’nın taş duvarları art arda çökerken yükselen toz bulutu görüşü tamamen kapladı. Derinlerden gelen ağır adım sesleri her geçen saniye daha da yaklaşıyordu. Tak… Tak… Tak… Her adımda zemin titriyor, duvarlardaki kadim yazıtlar sönmeye başlıyordu. Defne, Kayıp Kraliyet Mührü’nü göğsüne bastırdı. “Bu ses…” “Kim geliyor?” Kraliçe Elara’nın ışık silueti karanlığa doğru baktı. Yüzündeki hüzün yerini ciddi bir ifadeye bıraktı. “Bin yıl önce mühürlediğimiz varlık.” “Karanlığın Efendisi.” Sözleri salonun içinde yankılanırken gölgelerin arasından uzun siyah bir siluet belirdi. Üzerinde geceyi andıran eski bir zırh vardı. Yüzü görünmüyor, başını örten siyah miğfer yalnızca iki kızıl ışığın parlamasına izin veriyordu. Arkasında ise gölge gibi kıvrılan siyah dumanlar dolaşıyordu. Eldar’ın bedeni istemsizce titredi. “Hayır…” “Bu mümkün değil.” Siluet durdu. Boğuk sesi taş duvarlardan defalarca yankılandı. “Bin yıl…” “Beni hapsetmek için yeterince uzun bir süreydi.” Kaan kılıcını kaldırdı. “Bir adım daha atarsan seni durdururuz.” Karanlığın Efendisi yavaşça başını çevirdi. “Sen…” “Cesaretin Varisi.” Bakışları ardından Defne’ye kaydı. “Ve sen…” “Umudun Varisi.” Defne’nin kalbi hızla çarpmaya başladı. “Bizim kim olduğumuzu nereden biliyorsun?” Derin bir kahkaha Mühür Odası’nı doldurdu. “Çünkü bu kehaneti yazanlardan biri bendim.” Bir anda herkes sessizliğe gömüldü. Aras’ın yüzü bembeyaz kesildi. “Hayır…” “Bu doğru olamaz.” Kraliçe Elara gözlerini kapattı. “Doğru.” “Bin yıl önce dört kişi vardı.” “Ben…” “Eldar…” “Bilge Arkon…” “Ve o.” Karanlığın Efendisi iki kolunu yavaşça açtı. “Siz beni bir canavar sanıyorsunuz.” “Oysa ben bir zamanlar bu krallığın koruyucusuydum.” Defne şaşkınlıkla sordu. “Koruyucu mu?” Elara başını eğdi. “Evet.” “Onun gerçek adı…” “…Azerion’du.” Bu isim söylenir söylenmez salonun duvarlarındaki kadim semboller yeniden parlamaya başladı. Sanki taşların bile bu adı hatırladığı hissediliyordu. Azerion derin bir nefes aldı. “Ben karanlığı yok etmek istemedim.” “Onu kontrol etmek istedim.” “Çünkü ışık tek başına dünyayı koruyamazdı.” Kaan sert bir sesle karşılık verdi. “Sonunda karanlık seni ele geçirdi.” Azerion başını salladı. “Hayır.” “Ben onu seçtim.” Bu sözler herkesin içine ağır bir sessizlik bıraktı. Tam o sırada Eldar dizlerinin üzerine çöktü. Siyah enerji yeniden bedenini sarmaya başlamıştı. Kraliçe Elara telaşla Defne’ye döndü. “Artık bekleyemeyiz.” “Kraliyet Mührü kullanılmalı.” Defne mührü avuçlarının arasına aldı. Ancak tam ileri çıkacağı sırada mühür birdenbire parlaklığını kaybetti. Işık tamamen söndü. Defne şaşkınlıkla geri çekildi. “Ne oldu?” Aras dehşet içinde fısıldadı. “İmkânsız…” “Mühür neden çalışmıyor?” Kraliçe Elara’nın yüzündeki ifade değişti. Sanki bin yıldır korktuğu gerçekle ilk kez yüzleşmişti. “Hayır…” “Eksik olan şey mühür değil.” “Eksik olan…” “…Kraliyet Kanı.” Kaan ile Defne aynı anda ona baktılar. “Ne demek istiyorsun?” Elara’nın bakışları yavaşça Defne’nin üzerinde durdu. “Gerçek Varis henüz uyanmadı.” Defne’nin avuçlarındaki mühür yeniden hafifçe titreşmeye başladı. Tam o anda avucuna sıcak bir damla düştü. Elinden süzülen kan, mührün üzerine damlamıştı. Altın mühür bir anda göz kamaştırıcı bir ışıkla parladı. Salonun tamamını sarsan güçlü bir ses yankılandı. “Kraliyet soyu doğrulandı.” Ardından Mühür Odası’nın en arka duvarı büyük bir gürültüyle ikiye ayrıldı. Yüzyıllardır kimsenin görmediği gizli bir geçit yavaşça açılırken içeriden yükselen altın ışık, yalnızca yeni bir yolun değil, bütün gerçeklerin saklandığı kadim sırrın da ortaya çıkacağını haber veriyordu.