111. BÖLÜM: MÜHRÜN UYANIŞI
Yazar: Bircan Mazhar

111. BÖLÜM: MÜHRÜN UYANIŞI Kadim Taht’tan yükselen altın ışık bütün salonu aydınlatırken, tavandaki kristaller tek tek parlamaya başladı. Altın ve beyaz ışık birbirine karışıyor, salonun duvarlarındaki kadim yazılar sanki yüzyıllardır bekledikleri an gelmiş gibi canlanıyordu. Defne ile Kaan, tahtın önünde hareketsiz dururken bedenlerinden geçen sıcak enerjiyi hissediyordu. İkisi de ellerini yuvadan çekemiyor, görünmez bir güç onları Kadim Taht’a bağlıyordu. Aras derin bir nefes aldı ve saygıyla diz çöktü. “Yüzyıllardır beklediğimiz gün sonunda geldi.” Defne şaşkınlıkla ona baktı. “Bu ışık… nedir?” Aras gözlerini tahttan ayırmadan konuştu. “Bu, Kadim Krallığın yaşam gücü. Taht uyandığında yalnızca bir hükümdarı değil, bütün krallığın kaderini de uyandırır.” Tam o anda mağara yeniden sarsıldı. Dışarıdan gelen şiddetli bir darbe, salonun duvarlarında yankılandı. GÜÜÜM! Altın kapının üzerinde ince bir çatlak oluştu. Ardından ikinci… Sonra üçüncü… Çatlaklar örümcek ağı gibi bütün kapıya yayıldı. Eldar’ın öfkeli sesi taş duvarların arasından içeri ulaştı. “Kapıyı açın!” “O taht bana ait!” Defne istemsizce ürperdi. “İçeri girebilir mi?” Aras başını yavaşça salladı. “Kadim Taht’ın koruması sonsuz değildir.” “Her darbede zayıflıyor.” Kaan kapıya baktı. “O halde onu durdurmalıyız.” “Henüz değil,” dedi Aras. “Önce Taht sizi kabul etmeli.” Bu sözlerin ardından tahtın iki yanında bulunan sütunlar altın bir ışıkla parladı. Taşların üzerine işlenmiş eski semboller dönmeye başladı. Salonun ortasında ince ışık çizgileri birleşerek büyük bir daire oluşturdu. Defne’nin ayağının altındaki zemin titredi. Bir anda gözlerinin önünde görüntüler belirdi. Kadim Krallığın görkemli günleri… Kalabalık şehirler… Gökyüzünde uçan dev yaratıklar… Kraliçe Elara’nın halkını selamlayışı… Sonra her şey değişti. Gökyüzü karardı. Siyah dumanlar şehirleri kapladı. İnsanlar kaçışıyordu. Askerler umutsuzca savaşıyordu. En sonunda Elara’nın, elindeki asasını Kadim Taht’a doğrultarak büyük bir mühür oluşturduğu görüldü. Görüntü kaybolduğunda Defne’nin gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Onların yaşadıklarını hissettim…” Aras üzgün bir ifadeyle başını eğdi. “Çünkü artık Taht sizi gerçek varisleri olarak tanıyor.” Tam o sırada Kaan da derin bir nefes aldı. “Ben de gördüm.” “Krallık kendi halkını kurtarmak için kendini mühürledi.” Aras onayladı. “Evet.” “Fakat o mühür sonsuza kadar dayanamazdı.” Birden mağaranın derinliklerinden uğultuya benzeyen bir ses yükseldi. Salonun zemini yeniden sallandı. Tahtın önündeki mermer taşların arasında ince siyah çizgiler oluşmaya başladı. Defne korkuyla geri çekildi. “Bu da ne?” Aras’ın yüzü bir anda ciddileşti. “Son mühür…” “Sarsılıyor.” Siyah çizgiler giderek büyüyor, zeminin altında karanlık enerji dolaşıyordu. Tam o sırada dışarıdaki kapıya son derece güçlü bir darbe daha indi. GÜÜÜM! Kapının büyük bir parçası yerinden koparak yere düştü. İçeriye karanlık enerji dolmaya başladı. Kapının arkasında duran Eldar’ın silueti artık seçilebiliyordu. Yüzünde öfkeli ama kararlı bir ifade vardı. Kraliyet Pusulası aniden yeniden dönmeye başladı. Ancak bu kez ibresi Defne’yi ya da Kaan’ı göstermiyordu. Doğrudan salonun ortasında çatlamaya başlayan siyah mührü işaret ediyordu. Aras’ın gözleri büyüdü. “Hayır…” “Bu mümkün olamaz.” Defne telaşla sordu. “Neler oluyor?” Aras yavaşça mühre doğru yürüdü. “Kraliyet Pusulası hiçbir zaman yanılmaz.” “Eğer mührü gösteriyorsa…” “…gerçek tehlike henüz başlamamış demektir.” O anda bütün salonu sarsan korkunç bir çatlama sesi duyuldu. Siyah mührün tam ortasında ince bir yarık oluştu. Yarıktan yükselen karanlık enerji, altın ışıkla çarpışırken salonun her köşesinde şimşekler gibi kıvılcımlar belirdi. Defne, Kaan ve Aras aynı anda o yarığa baktılar. Çünkü yarığın içinden, insan sesi olmayan derin ve uğultulu bir nefes duyulmuştu.