11. Bölüm: Aynadaki Mühür
Yazar: Bircan Mazhar

11 . Bölüm Aynadaki Mühür Merdivenlerden yükselen ayak sesleri her basamakta biraz daha ağırlaşıyor, eski ahşabın iniltisi evin sessizliğini paramparça ederken göğsümde taşıdığım mührün yeniden ısındığını hissediyordum. Nefesimi tutmuş, karanlığa alışmaya çalışan gözlerimle yatak odasının kapısını izliyordum. Kapının altından süzülen gölge, ay ışığının ince çizgisini yavaşça yuttu. İçimdeki bebek bir kez daha hareket etti; bu kez korkuyla değil, sanki yaklaşanı hissedip ona cevap verircesine. Tam o anda kapı, kimsenin dokunmadığı hâlde ince bir gıcırtıyla aralandı. Soğuk bir rüzgâr odanın içine dolarken perdeler dalgalandı, duvardaki aile fotoğrafları birer birer yere düşmeye başladı. Karanlığın içinden uzun boylu, yüzü seçilemeyen siyah bir siluet belirdi. Gözleri görünmüyordu ama varlığının ağırlığı odadaki bütün ışığı emiyor gibiydi. Konuşmadı. Sadece bana doğru bir adım attı. Mührün sıcaklığı dayanılmaz hâle geldiği anda göğsümden yayılan solgun altın renkli bir ışık siluetin önünde görünmez bir duvara dönüştü. Siyah varlık geri çekilirken odanın içinde yankılanan boğuk sesi kulaklarıma ulaştı. “Henüz zamanı gelmedi…” Bir anda her şey sessizleşti. Siluet karanlığın içine dağılıp kaybolurken odanın kapısı yeniden kapandı. Bir süre kıpırdayamadım. Yaşadığım şeyin bir rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu anlayamıyordum. Tam yatağımdan kalkmaya hazırlanırken banyodan ince ince akan suyun sesi yeniden duyuldu. Oysa musluğu kapattığımdan emindim. İçimde açıklayamadığım bir his beni koridora doğru çekti. Çıplak ayaklarımla ilerlerken evin havası yeniden değişmişti. Nemli duvarlardan hafif bir yasemin kokusu yükseliyordu; çocukluğumdan hatırladığım, annemin her bahar bahçeye ektiği yaseminlerin kokusu… Banyoya yaklaştıkça bu koku daha da yoğunlaştı. Kapıyı usulca araladığımda içerisi yoğun bir buharla kaplıydı. Aynanın üzerindeki buğu kendi kendine hareket ediyor, görünmeyen bir el camın üzerine eski semboller çiziyordu. İlk başta hiçbir anlam veremedim. Fakat mührü elime aldığım anda semboller altın rengiyle parlamaya başladı. Çizgiler birleşti, kıvrıldı ve sonunda tek bir kelime oluşturdu. “Hatırla…” O kelimeyi okur okumaz başımın içinde dayanılmaz bir uğultu yükseldi. Gözlerimin önüne bana ait olmayan anılar doluştu. Yüzlerce yıl öncesine ait taş bir mabet, duvarlarında aynı semboller bulunan dev sütunlar, ellerinde gümüş kandiller taşıyan insanlar ve onların tam ortasında diz çökmüş genç bir kadın… Kadın başını kaldırınca nefesim kesildi. Bana tıpatıp benziyordu. Sadece gözleri gökyüzü kadar berrak maviydi. Karnı da benimki gibi belirgindi. Karşısında duran genç adam ise uzun siyah saçlı, omuzlarına kadar uzanan koyu peleriniyle ona sevgi dolu gözlerle bakıyordu. Elini kadının karnına koyarken dudaklarından dökülen cümle banyodaki sessizliğin içine karıştı. “Korkma… Sen nereye gidersen ben oraya gelirim. Ruhlarımızı ayıran hiçbir karanlık yok.” Görüntü bir anda dağıldı. Dizlerimin üzerine çökerken kalbim deli gibi atıyordu. O adamı hiç tanımıyordum ama onu kaybetmiş olmanın acısı göğsümü sıkıştırıyordu. Gözlerimden yaşlar süzülürken aynanın içindeki yansımam yavaşça değişmeye başladı. Bana bakan kadın artık ben değildim. Saçları beline kadar uzanan, alnında ay biçiminde gümüş bir mühür taşıyan o yabancı kadın hüzünlü bir gülümsemeyle elini camın diğer tarafına koydu. Ben de istemsizce avucumu aynaya yasladım. Parmaklarımız camın iki yanında birleştiği anda buz gibi olması gereken yüzey su gibi dalgalandı. Aynanın içinden yükselen yumuşak ama güçlü kadın sesi banyonun duvarlarında yankılandı. “Kan bağı yalnızca aileyi değil, ruhları da birbirine bağlar. Sen son muhafızsın. Karnında taşıdığın çocuk ise iki âlemin dengesini değiştirecek son vâristir. Onu ele geçirmek isteyenler her gece biraz daha yaklaşacak. Fakat unutma… Kader yalnızca karanlığı değil, ışığı da çağırır.” Sözleri biter bitmez aynanın yüzeyi yeniden sertleşti. Fakat bu kez buharın içinde yalnız değildim. Omzumun hemen arkasında sıcak bir nefes hissettim. Korkuyla ar…