8. Bölüm: Son Koruyucu
Yazar: Bircan Mazhar

8.bölüm : Son Koruyucu Yaşlı adamın dudaklarından dökülen son cümle, mahzenin taş duvarlarında defalarca yankılandı. “Sonunda eve döndün.” Bu sözler yalnızca kulaklarıma ulaşmadı. Sanki yıllardır mühürlenmiş bir kapının ardında bekleyen anılar, bu cümleyi duyar duymaz zincirlerinden kurtulmuştu. Göğsümde taşıdığım mühür yeniden alev gibi yanmaya başladı. Acı öylesine keskindi ki istemsizce göğsümü tuttum. Dizlerim titredi, fakat yere düşmedim. İçimde büyüyen bebeğin hareketleri, kalbimin ritmiyle aynı anda hızlanmıştı. Bir an için onun da yaşlı adamın sesini duyduğunu hissettim. Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Yüzündeki derin çizgiler, yalnızca geçen yılların değil, taşınması güç sırların da izlerini taşıyordu. Mor gözlerinde korku yoktu. Öfke de… Yalnızca bitmek bilmeyen bir yorgunluk ve yüzyıllardır omuzlarında taşıdığı bir görevin ağırlığı vardı. “Sen…” dedim titrek bir sesle. “Ben seni tanımıyorum.” Yaşlı adam hafifçe gülümsedi. “Hayır,” dedi. “Sen beni hatırlamıyorsun.” Bu cevap, sorduğum sorudan daha ağırdı. Başımın içindeki uğultu yeniden yükseldi. “Hatırlamıyorum… Ne demek istiyorsun?” Yaşlı adam ağır adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Attığı her adımda sütunların üzerindeki semboller kızıl bir ışıkla parlıyor, odanın içindeki hava biraz daha ağırlaşıyordu. Sonunda birkaç adım önümde durdu ve elini yavaşça göğsümde yanan mühre doğru uzattı. Parmağı tenime değmedi; buna rağmen mühür bir anda parladı ve odanın içini kırmızı bir ışık kapladı. “Bu mühür,” dedi alçak bir sesle, “yalnızca korumaz.” “Kilitler.” Kaşlarım çatıldı. “Neyi?” Adam gözlerini gözlerime dikti. “Hatıraları.” Bu kelimeyle birlikte bütün bedenim buz kesti. Bir anda nefes alamaz oldum. Zihnimin derinliklerinde kapalı duran bir kapı aralanıyormuş gibi hissettim. Çocukluğumdan silik görüntüler, annemin bana söylediği ama sonradan unuttuğum sözler, geceleri gördüğüm tuhaf rüyalar birbirine karışmaya başladı. Bir kız çocuğu… Elini tutan genç bir kadın… Kadının yüzü annemdi. Yağmur yağıyordu. Annem beni evin arkasındaki eski ceviz ağacının önüne götürmüş, dizlerinin üzerine çökmüştü. “Ne olursa olsun,” demişti gözyaşlarını saklamaya çalışarak, “bir gün buraya geri dönmek zorunda kalırsan, korkma.” “Çünkü korku, onların en büyük silahıdır.” Görüntü bir anda kayboldu. Şiddetle nefes aldım. Gözlerim yeniden mahzene döndüğünde yaşlı adam hâlâ karşımdaydı. “Annem…” diye fısıldadım. “Her şeyi biliyordu, değil mi?” Yaşlı adam başını yavaşça eğdi. “Annen, senden önceki Son Koruyucu’ydu.” “Yemin onunla tamamlanmalıydı.” “Fakat seni kurtarmayı seçti.” Bu sözleri duyduğum anda içimde tarifsiz bir boşluk oluştu. “Yani… annem başarısız mı oldu?” “Hayır.” Yaşlı adamın sesi ilk kez yumuşadı. “Başarısız olmadı.” “Sadece kaderi değiştirmeye çalıştı.” Mahzen yeniden sarsıldı. Bu kez sarsıntı öncekilerden çok daha güçlüydü. Sütunlardan küçük taş parçaları koparak yere düştü. Tavandaki eski çatlaklar hızla genişlemeye başladı. Uzaklardan gelen derin uğultu, artık açıkça bir zincirin kırılma sesine benziyordu. Yaşlı adam yüzünü odanın kuzey duvarına çevirdi. İlk kez yüzündeki sakin ifade kayboldu. “Geç kaldık…” Bu iki kelime, odadaki bütün sessizliği paramparça etti. “Neye geç kaldık?” diye sordum. Tam cevap vereceği sırada odanın en karanlık köşesinde duran dev taş heykellerden biri çatladı. İnce bir çizgiyle başlayan çatlak, birkaç saniye içinde bütün gövdeyi sardı. Taş parçaları büyük bir gürültüyle yere dökülürken heykelin içinden yoğun siyah bir sis yükselmeye başladı. Sis ağır ağır insan biçimini aldı. Uzun boylu… İnce yapılı… Ve gecenin içinden süzülmüş gibi karanlık… En son ise yüzü belirdi. Hayır… Yüzü yoktu. Yalnızca karanlığın içinde yanan iki mor göz… Kapımı ilk çalan gölge… Yeniden karşımdaydı. Bu kez yalnız değildi. Onun arkasındaki karanlığın içinden aynı gözlere sahip başka siluetler de birer birer ortaya çıkmaya başladı. Yaşlı adam derin bir nefes aldı. Sonra bana dönerek hiç beklemediğim sözleri söyledi. “Artık seçim zamanı geldi.” “Ya soyunu kurtaracaksın…”…