3. Bölüm: Kan Yemini
Yazar: Bircan Mazhar

3.Bölüm : Kan Yemini Sandığın içinden yükselen metal sesi, gecenin üzerine çöken o uğursuz sessizliği ağır ağır parçalıyordu. Önce tek bir darbeyle başladı. Kısa, boğuk ve derinden gelen bir sesti. Ardından ikinci darbe duyuldu. Sonra üçüncüsü… Her biri, yıllardır toprağın altında unutulmuş eski bir mabedin kapısını zorlayan görünmez ellerin yankısını andırıyordu. Ses, evin ahşap duvarlarında dolaşıyor, tavandaki eski kirişlerden zemindeki çatlak tahtalara kadar her köşeye işliyordu. Sanki evin kendisi de bu çağrıyı tanıyor, uzun zamandır beklediği misafirin gelişini haber veriyordu. Olduğum yerde donup kalmıştım. Nefes almaya cesaret edemiyordum. Göğsüm öylesine sıkışmıştı ki kalbimin her atışı, kaburgalarımı içeriden kırmaya çalışan görünmez yumruklara dönüşmüştü. Parmak uçlarım buz kesmişti; buna rağmen göğsümün tam ortasında beliren mühür, kızgın demir gibi tenimi yakmaya devam ediyordu. Acı yalnızca bedenime değil, zihnime de yayılıyor; çocukluğumdan beri unuttuğumu sandığım anılar, sislerin arasından birer birer belirerek bilincimin kapılarını zorluyordu. Kapının eşiğinde duran gölge hâlâ hareket etmiyordu. Mor gözleri, karanlığın içinde sönmeyen iki yıldız gibi bana çevrilmişti. O gözlerde öfke yoktu. Merhamet de… Yalnızca sonsuz bir bekleyiş… Sanki beni yıllardır tanıyordu. Sanki ben doğmadan çok önce başlayan bir hikâyenin son sayfasına ulaşmıştık. Dudaklarımı araladım. Boğazım kurumuştu. “Sen… kimsin?” diye fısıldayabildim. Sesim, odanın içinde yankılanmadan kayboldu. Gölge başını hafifçe eğdi. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra konuştu. “İsimler zamanla değişir.” Sesi ne yakından geliyor ne de uzaktan duyuluyordu. Kelimeler kulaklarıma ulaşmadan önce zihnimin içinde yankılanıyor, sanki düşüncelerimin arasından geçerek ruhuma dokunuyordu. “Ama görevler değişmez.” Bu sözlerle birlikte odanın içindeki hava ağırlaştı. Nefes almak zorlaştı. Pencerelerin camları ince ince titremeye başladı. Duvarda asılı eski aile fotoğrafları birer birer sallanıyor, yıllardır yerinden kıpırdamayan çerçeveler görünmeyen bir kuvvet tarafından itilmiş gibi sağa sola çarpıyordu. Masanın üzerindeki parşömenin kenarları kendiliğinden kıvrıldı. Sararmış sayfanın üzerinde dolaşan siyah mürekkep yeniden canlandı ve daha önce görmediğim satırlar yavaş yavaş belirerek birbirine bağlanmaya başladı. Gözlerimi ayıramıyordum. Parşömen, sanki yalnızca benim okuyabileceğim bir dille yeniden yazılıyordu. İlk satır ağır ağır karardı. “Kan, doğduğu bedeni seçmez; fakat kader, taşıyacağı ruhu asla unutmaz.” Kalbim yeniden hızlandı. Satırların devamı belirirken içimdeki bebek aniden hareket etti. Fakat bu kez hissettiğim şey bir tekme değildi. Sanki küçücük bir avuç, içeriden karnıma dokunmuştu. Bir anlığına nefesim kesildi. Elimi karnımın üzerine bastırdım. Avucumun altında ikinci bir avuç vardı. İmkânsızdı. Henüz doğmamış bir bebeğin eli… Derimin altından bana karşılık veriyordu. Korkuyla geri çekildim. O anda sandığın kapağı, büyük bir gürültüyle tamamen açıldı. Yılların tozu odanın içine gri bir sis gibi yayıldı. İçeriden yükselen soğuk hava, yüzüme çarptığında bunun sıradan bir rüzgâr olmadığını anladım. Bu, eski mezarların derinliklerinden gelen, nem ve demir kokusunu taşıyan ağır bir nefesti. Sandığın en dibinde, siyah kadifeye sarılmış uzun bir kutu duruyordu. Kutunun üzerindeki işlemeler, göğsümde yanan mühürle birebir aynıydı. İnce gümüş çizgiler birbirine dolanıyor, ortasında ise kan damlasını andıran kırmızı bir taş karanlığın içinde canlı bir kalp gibi atıyordu. Taşa her baktığımda, onun da bana baktığını hissediyordum. Bir adım attım. Sonra bir adım daha… İçimdeki bütün sesler bana durmamı söylüyordu. Ama bedenim artık bana ait değildi. Sanki görünmeyen bir irade, beni yavaş yavaş o kutuya doğru çağırıyordu. Kutunun önünde diz çöktüğüm anda, gölgenin sesi son kez duyuldu. “Kan yemini, yalnızca onu taşıyan tarafından bozulabilir.” Ardından evin bütün ışıkları aynı anda söndü. Ve karanlığın içinden, bana ait olmayan bir kadın sesi fısıldadı: “Bu kez…