2. Bölüm: Mühür
Yazar: Bircan Mazhar

2Bölüm: Mühür Mor gözler, karanlığın içinde sönmeyen iki kor gibi bana bakmayı sürdürüyordu. Ne yaklaşabiliyordum… Ne de geri çekilebiliyordum. Ayaklarım, görünmez kökler tarafından toprağa bağlanmış gibiydi. Nefes alışlarım düzensizleşirken kalbimin sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Gölge, bulunduğu yerden tek bir adım bile atmadı. Buna rağmen aramızdaki mesafe giderek kısalıyordu. Sanki karanlık yürüyordu. Sanki gece, beden kazanmıştı. Bir anda odanın içindeki bütün ışıklar söndü. Sessizlik… Ardından derinlerden gelen uğultular yükselmeye başladı. Bu ses, rüzgâra benzemiyordu. İnsan sesine de… Toprağın altında binlerce yıldır fısıldaşan unutulmuş ruhların yankısı gibiydi. Elimi istemsizce karnımın üzerine koydum. Bebeğim… İlk kez tamamen hareketsizdi. Az önce bütün bedenimi sarsan kıpırtılar yerini ürkütücü bir sessizliğe bırakmıştı. Tam o anda, göğsümün ortasında keskin bir yanma hissettim. Acıyla eğildim. Boynumun hemen altında, tenimin üzerinde kızıl bir ışık belirdi. Önce küçük bir noktaydı. Sonra ince çizgiler hâlinde genişlemeye başladı. Damarlarımın altında dolaşan ateş, derimin üzerine eski bir mühür işliyordu. Tanımadığım semboller… Birbirine dolanan daireler… Ortasında kan damlasını andıran siyah bir işaret… Acı dayanılmazdı. Fakat nedense çığlık atamıyordum. Sesim boğazıma düğümlenmişti. Gölgenin sesi yeniden duyuldu. “Kan, kendi yolunu bulur.” Bu sözlerle birlikte masanın üzerindeki parşömen kendi kendine açıldı. Sayfaları görünmeyen bir rüzgâr çeviriyordu. Satırlar hızla ilerledi. Sonra bir yerde durdu. Mürekkep yeniden canlandı. Eski harfler, gözlerimin önünde bugünün diline dönüşmeye başladı. Sanki parşömen, beni anlayabilmem için kendini yeniden yazıyordu. İlk satırda tek bir cümle vardı. “Mühür kırıldığında, Vâris uyanacaktır.” Boğazım kurudu. Gözlerim istemsizce ikinci satıra kaydı. “Vâris yalnızca kanı değil, geçmişin günahlarını da miras alacaktır.” Satırların devamını okumaya cesaret edemedim. Çünkü her kelimeyle birlikte zihnime bana ait olmayan görüntüler doluyordu. Karanlık bir tapınak… Taştan sütunlar… Yüzlerini siyah maskeler gizleyen insanlar… Ortalarında ise diz çökmüş genç bir kadın… Kucağında yeni doğmuş bir bebek vardı. Bebeğin gözleri… Mor… Tıpkı kapının önündeki varlığın gözleri gibi. Kadın ağlıyordu. Etrafındaki insanlar ise aynı sözü tekrar ediyordu. “Kan unutmaz.” Başımın içinde yankılanan sesler dayanılmaz bir hâl aldı. Kulaklarımı kapattım. Fakat sesler susmadı. Tam tersine, her geçen saniye daha da güçlendi. Birden bütün görüntüler kayboldu. Kendimi yeniden evin içinde buldum. Parşömen sessizdi. Mühür hâlâ göğsümde yanıyordu. Kapının önündeki gölge ise ilk kez hareket etti. Yavaşça başını eğdi. Bu hareket, bir selamdan çok eski bir bağlılık yeminini andırıyordu. Ardından tek bir cümle söyledi. “Efendimiz seni bekliyor.” Sözleri duyduğum anda evin derinliklerinden büyük bir gürültü yükseldi. Yıllardır kapalı duran ceviz sandık, bulunduğu yerde şiddetle sarsılmaya başladı. İçinden metalin taşa sürtünmesini andıran bir ses geliyordu. Sanki sandığın içinde bir şey uyanmıştı. Ve artık dışarı çıkmak istiyordu.