KAN 1. Bölüm: Vâris
Yazar: Bircan Mazhar

KAN 1. Bölüm: Vâris Gecenin sessizliği, insanın ruhuna işleyen ağır bir örtü gibi evin üzerine çökmüştü. Dışarıda rüzgâr, kurumuş ağaç dallarını birbirine sürterek uğursuz bir ezgi çıkarıyor, gökyüzünü kaplayan kara bulutlar ay ışığını yutuyordu. Pencerelerin ardından görünen dünya, sanki bütün renklerini kaybetmişti. Hayat durmuş, zaman nefes almayı unutmuş gibiydi. Evin içinde yankılanan tek ses ise duvardaki eski saatin düzenli tik taklarıydı. Her tik, yaklaşan bir felaketin habercisi gibi kulağımda çınlıyor, her tak, kalbime görünmez bir ağırlık bırakıyordu. Aynanın karşısında öylece duruyordum. Bakışlarımı yansımamdan ayıramıyordum. Aynadaki kadın bendim; fakat gözlerindeki yabancılık, yüzündeki donuk ifade ve tenindeki solgunluk bana ait değildi. Gözlerimin altında beliren koyu halkalar yalnızca uykusuz gecelerin izleri olamazdı. Günlerdir doğru düzgün uyumamıştım ama ruhumu tüketen şey yorgunluk değildi. İçimde büyüyen ve adını koyamadığım karanlık, her geçen gün beni biraz daha kendimden uzaklaştırıyordu. Parmak uçlarımı yanağıma dokundurdum. Tenim, ateşin içinde kalmış gibi sıcaktı. Buna rağmen omurgamın boyunca ilerleyen ürperti, iliklerime kadar işleyen keskin bir soğuk bırakıyordu. Bedenim iki farklı dünyanın arasında sıkışıp kalmış gibiydi. Bir yanım yanıyor, diğer yanım buz kesiyordu. Derin bir nefes almaya çalıştım. Göğsüm daraldı. Sanki görünmeyen bir el ciğerlerimi avuçlarının arasına almış, nefes almama izin vermiyordu. Son günlerde yalnızca bedenim değil, zihnim de bana yabancılaşmıştı. Geceleri gözlerimi kapattığımda bana ait olmayan anılar görüyor, hiç bilmediğim yüzlerle karşılaşıyor, anlamını çözemediğim eski kelimeler duyuyordum. İlk başlarda bunun hamileliğin getirdiği duygusal değişimler olduğunu düşünmüştüm. Kendimi buna inandırmaya çalışmıştım. Ama artık bunu söyleyemiyordum. Elimi yavaşça karnımın üzerine koydum. İçimde büyüyen bebeğin varlığını her an hissediyordum. Onun hareketleri sıradan değildi. Her kıpırdanışında bedenimin içinde görünmeyen bir dalga yükseliyor, kalbimin ritmi değişiyor, odanın havası ağırlaşıyordu. Bazen duvardaki tablolar hafifçe sallanıyor, bazen camlar sebepsiz yere titreşiyor, bazen de lambanın ışığı kısa süreliğine sönüp yeniden yanıyordu. Doktorlar bütün bunları göremezdi. Onlar yalnızca monitörlere bakıyor, ultrason görüntülerini inceliyor ve gülümseyerek aynı cümleyi kuruyorlardı. “Her şey normal.” Ne kadar kolay söylüyorlardı. Normal… Bu kelime artık bana yabancı geliyordu. Çünkü hiçbir şey normal değildi. Geceleri odamın köşelerinde gölgeler dolaşıyordu. Bazen uykumun en derin anında kulağıma eğilen biri adımı fısıldıyordu. Bazen de gözlerimi açtığımda pencerenin önünde siyah bir siluet duruyor, ben doğrulduğum anda karanlığın içine karışıyordu. Bütün bunları kimseye anlatamıyordum. Anlatsam bana inanmayacaklardı. Beni hasta sanacaklardı. Oysa ben delirmiyordum. Ben hissediyordum. İçimde büyüyen şey yalnızca bir bebek değildi. Onun varlığı, bu evin duvarlarına kadar işlemişti. Başımı yavaşça odanın köşesine çevirdim. Orada, yıllardır açılmayan eski ceviz sandık duruyordu. Üzerini kalın bir toz tabakası kaplamıştı. Annem hayattayken o sandığa yaklaşmama asla izin vermezdi. Bir gün merak edip kapağını açmaya çalışmıştım. Annem beni öyle sert bir ses tonuyla uyarmıştı ki korkudan günlerce o odaya girememiştim. O geceyi hâlâ bütün ayrıntılarıyla hatırlıyordum. Sandığın önünde durmuş, gözlerimi içine dikmişken annem kolumu sıkıca kavramıştı. Yüzü bembeyaz olmuştu. Titreyen dudaklarından yalnızca tek bir cümle dökülmüştü. “Onun zamanı gelmeden sakın açma.” “Neden?” diye sormuştum. Cevap vermemişti. Yalnızca gözlerini kapatıp sessizce ağlamıştı. O günden sonra sandık hep aynı yerde kaldı. Ben de bir daha ona dokunmadım. Ta ki bu geceye kadar. Dizlerimin üzerine çöktüm. Parmaklarımı pas tutmuş kilide uzattım. Kilit yılların sessizliğini bozan sert bir sesle kırıldı. Sandığın kapağı ağır ağır açılırken içeriden keskin bir küf kokusu yükseldi. Eski kumaşlar… Solmuş fotoğraf…