Kalvar: Lanetli Bir Adamın Hikayesi
İşkence
Yazar: Kerim

Kalvar, meşe ağaçlarıyla kaplı ormanda evindeki şöminede yakmak üzere odun topluyordu. Yanında yalnızca bir kesme baltası, belinde küçük bir heybe ve topladığı odunları taşımak için sırtına astığı hasır bir küfe vardı. Derin bir sessizlik hâkimdi ortama; rüzgâr bile esmiyor, yapraklar kımıldamıyordu. Ormandaki tek ses, Kalvar’ın ağır adımlarıydı. Ana yoldan hayli sapmış, ormanın derinliklerine kadar ilerlemişti. Çömelmiş, yerdeki birkaç odunu incelerken koşturma sesleri duydu. Sesi duyar duymaz neyle karşı karşıya olduğunu anladı. Hızla ayağa kalkıp baltasını kavradı ve etrafını süzdü. Sırtındaki küfeyi aceleyle yere bıraktı, içindeki odunlar etrafa saçıldı. Bir ağacın arkasına saklanmayı deneyebilirdi fakat o, cesaretle olduğu yerde dikilmeyi seçti. Çok geçmeden ağaçların ve çalıların arasından beş haydut çıkageldi. Kalvar’ı görünce duraksadılar. İçlerinden üçü hemen yaylarını gerip Kalvar’a nişan aldı. “Ne o, para mı istiyorsunuz?” diye sordu Kalvar soğukkanlılıkla. “İşte benim adamım! Hiç yormuyor beni. Ver bakalım bir şeyler,” dedi liderleri. Kalvar baltasını belindeki askıya taktı. Elini heybesine götürüp bir kese çıkardı ancak keseyi hemen uzatmadı. Bir süre avucunda tuttu. Haydutların lideri, kılıcı elinde Kalvar’a doğru yaklaşmaya başladı. Kalvar “Dur orada!” diye seslenince lider duraksadı. “Yakala hadi!” diyerek keseyi lidere fırlattı. Lider, arkasındaki adamlara bakıp gülerek, “Ben bu adamı sevdim beyler,” dedi ve eliyle silahlarını indirmelerini işaret etti. Arkasını dönüp gideceği sırada havayı yaran beş keskin vınlama sesi duyuldu. Okçu haydutların boğazına, lider dahil diğer iki haydutun ise tam alınlarının ortasına birer ok saplandı. Haydutlar aynı anda gürültüyle yere yığıldılar. Bu tek vuruşluk kusursuz isabetlilik, onları vuranların, işlerinin tam anlamıyla piri olduğunu gösteriyordu. Kalvar, oklardaki mavi alakarga tüylerinden gelenlerin kim olduğunu anlayarak derin bir oh çekti. Liderin elinden düşen altın kesesini alıp tekrar heybesine attı. “Bir dahakine ne olur ne olmaz diye yanına bir de kalkan al,” dedi arkadan gelen bir ses. Kalvar arkasını döndüğünde karşısında Milarbaşı* Hagnor ve birliğini gördü. “Tabii, Domine,” dedi. “Bizimle geliyorsun.” “Nereye olduğunu sorabilir miyim?” “Kaleye.” “Neden peki?” “Yapman gereken bir iş var.” Kalvar daha fazla soru sormadı. Küfeden dökülen odunları toplayıp küfeyi sırtına geçirdi ve askerleri Daelien’e doğru takip etti. Bir süre sonra Daelien kasabasının Güney Kapısı’na vardılar. Kasabalılar, her zamanki gibi Kalvar’ı görür görmez yollarını değiştiriyor, ona düşmanca bakışlar atıyordu. Fazla dikkat çekmemek için meydandan değil, kasabanın en kenarından, surların dibinden ilerliyorlardı. Milarbaşı Hagnor’u gören kasabalıların bazıları ise onu hürmetle ve güler yüzle selamlıyordu. Başlarını hafifçe öne eğiyor, başlık takanlar başındakini çıkarıp selamlıyordu. Doğu Kapısı’ndan çıkarak orman yolundan Kalvar’ın evine vardılar. Kalvar eve girip küfeyi masanın yanına bıraktı ve dışarı çıkıp Hagnor ile birliğinin yanına döndü. Hagnor, Kalvar’ın evine süzerek bakarken, “Sana da yazık Kalvar. Zor olmuyor mu böyle tek başına yaşamak?” diye sordu. Kalvar iç çekerek yanıtladı: “Alıştım ben.” Sesi, tüm gün tarlada ekin biçmiş bir çiftçiden bile daha yorgun geliyordu. Hagnor alaycı bir tavırla sordu: “Grane köyü celladı Norulf’un kızı tam sana göre. Bir tanışmak ister misin?” Kalvar hafifçe kaşlarını çattı. “Lütfen bir an önce kaleye gidebilir miyiz?” Hagnor bir şey söylemedi; askerlere eliyle işaret verdi ve hep birlikte harekete geçtiler. Kalvar’ın evi Daelien’in doğusundaydı. Kraliçe’nin kalesi ise daha da doğuda, ormanın ilerisinde, Molkarlia Dağları’nın zirvesinde yer alıyordu. Uzun bir yürüyüşün ardından ağaçlar seyrelip bitti. Artık önlerinde dağlara doğru tırmanan ağaçsız bir patika vardı. Ve kraliçenin kalesi göründü. Kalvar, dağların zirvesinde yükselen muazzam yapıya yorgun gözlerle baktı. Bu kale, sarp Molkarlia Dağları’nın doruğuna adeta kök salmış, insan eli usta…