Sıradan Bir Gün
Yazar: Kerim

Genç Kalvar baltasını biliyordu. Ağır, kararmış dövme çelikten üretilmiş balta başının geniş ve kavisli ağzı, sadece tek bir yöne doğru heybetle sarkan asimetrik tasarımıyla hemen göze çarpıyordu. Balta sapı ise şaşırtıcı derecede kısa, ama tam iki elle kavranabilecek uzunlukta olup, koyu renkli, yıpranmış ahşaptan yapılmıştı. Bu kısalık, baltanın kaba güçten ziyade, milimetrik bir hedefi tek bir hamlede koparmak için tasarlanmış, kontrollü bir infaz aracı olduğunu gösteriyordu. Kalvar, baltasını eski bir bezle silip masanın üstüne bıraktı ve hemen yan taraftaki odasına geçti. Üzerine dizlerinin altına kadar uzanan kırmızı-siyah çizgili pelerinini aldı. Altına ise sıçrayacak kanı gizlemesi için özel olarak seçilmiş koyu renkli, kalın deriden bir önlük ile bir yelek giydi. Deri çizmelerini ayağına geçirdikten sonra içeri döndü. Masanın üstünden baltasını ve yanında duran don yağı emdirilmiş bezi aldı. Bezi heybesine koyup boynundan geçirdi ve dışarı çıktı. Kapıyı kapatırken gözü kapının üzerindeki simgeye takıldı yine: Yatay bir balta. Onu görünce yine iç çekti, omuzları düştü. Arkasını dönüp kasabaya doğru yola koyuldu. Kalvar'ın evi kasabaya uzaktı, çevresinde başka hiçbir ev yoktu. Bir atı olmadığından yürümek zorundaydı. Bu yolculuk ise yarım saatini alıyordu ve patika tamamen ormanın içinden geçiyordu. Yarım saatlik orman yürüyüşünün ardından, Daelien köyünün surları ufukta yükselmeye başladı. Krallığın en büyük kasabasıydı burası. Şehir sayılmazdı belki ama köy demek de haksızlık olurdu. Yürüye yürüye Doğu Kapısı'na vardı. Girişte karşılıklı dikilmiş iki nöbetçi sohbet ediyordu. Kalvar'ı gördüklerinde kaşlarını çatıp ters ters baktılar. Adeta bir düşman görmüş gibi sinirlenmişlerdi. Kalvar hızla yanlarından geçti. Daelien'in denize açılan manzarası, taş yolları, moloz taşlardan yapılmış evleri, ahşap çatıları ve sokakları dolduran tüccarlar, balıkçılar, hamallar... Burası resmen koca bir şehir gibiydi. Kalvar buraya her geldiğinde atmosferden etkilenir, diğer köylüler gibi bir hayatı asla yaşayamayacak olduğunu bilmenin huzursuzluğunu içten içe hissederdi. Hep diğer insanlar gibi sosyal bir hayata sahip olmanın hayalini kurardı. Tam bu hayallere dalmışken, dört kişilik bir asker birliği geldi. İçlerinden biri, "Bizi takip et," dedi. Askerler Kalvar'ın etrafını sarıp meydana doğru yürümeye başlayınca, o da aralarında ilerledi. Bir süre sonra vardıkları meydanda koca bir platform kurulmuş, halk toplanmıştı. Birkaç asker de düzeneği çevrelemişti. Kalvar ve yanındaki birlik hemen kenardan platforma çıktı. Askerler yerlerini alırken, Kalvar infaz kütüğünü kontrol etti. Belindeki askıdan baltasını eline alıp şöyle bir göz gezdirdi. O sırada askerler platformun zeminine talaş serpiyordu. Çok geçmeden mahkum, muhafızlar eşliğinde getirilip platforma çıkarıldı. Gözlerinde en ufak bir korku kırıntısı yoktu. Aksine başı dik, göğsünü gererek yürüyordu. Kraliçe yardımcısı Gerloff öne çıkarak konuşmasını yaptı: "Sevgili Kalina halkı! Milar başı Hagnor, savaşta birlikleri sorumsuzca yerleştirip yenilgiye sebep olmuştur. Bu sorumsuzluğu yüzünden, Kraliçe tarafından idama mahkum edilmiştir!" Gerloff platformdan inip kenara çekildiğinde, Kalvar son bir kez baltasına baktı. Her başı kesilecek mahkuma yaptığı gibi Hagnor'un da yanına yaklaştı ve fısıldadı: "Bu benim görevim ve bunu yapmak zorundayım, beni affet." Hagnor gülümseyerek cevap verdi: "Merak etme, senin bir suçun yok. İşini düzgün yap, hızlıca bitir lütfen." Kalvar başını salladı ve yerine geçti. Askerler Hagnor'u kütüğe yatırdı. Halk gözlerini sahneden ayırmıyordu. Hagnor ise sadece yere bakıyor, kafasını kaldırıp kalabalığa ya da Kalvar'a bakmaya çalışmıyordu. Kalvar derin bir nefes alıp verdi. Tüm gözler üzerindeydi ve hamlesini ıskalama gibi bir şansı yoktu. Mesleğinin altın kurallarından biri işi tek hamle bitirebilmesi idi. Baltasını iki eliyle kavradı, sapını sıkıca tuttu. Son kez Hagnor'a baktı ve silahını hızla havaya kaldırdı. Aynı hızla indirdiği anda, Hagnor'un kelles…