50. Bölüm
Yazar: Hanife

Murat: Gözlerimi araladığımda, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte o eşsiz güzellikteki yüzüyle karşılaşmıştım. Canımdan öte sevdiğim, varlığıyla tüm dünyamı aydınlatan Hafsam’ın yüzüydü bu. Yaşamın bana sunduğu tüm karanlıkları silip süpüren, beni hayata yeniden bağlayan, sanki kaybolmuş bir ruhu bedene hapseden onun sesi olmuştu. O sesti ki beni derin bir uykudan uyandırıp, yeniden yaşama tutunmamı sağlamıştı. Belden aşağımın hissizleştiğini, felç geçirdiğimi öğrendiğim o an, adeta buz gibi bir şok dalgası tüm bedenimi sarmış, dünyam başıma yıkılmıştı. Geleceğe dair kurduğum tüm hayaller, planlar, umutlar; her şey bir anda anlamsız bir enkaz yığınına dönüşüvermişti. Sanki o güne kadar ilmek ilmek işlediğim yaşam tablom, gözümün önünde paramparça olmuştu. Onunla henüz bir gün bile doğru dürüst geçirememiştim, tam anlamıyla doyamadan bir yılım adeta bir boşluktan ibaret kalmıştı. Bana acıyan, şefkatli ama bir o kadar da üzüntü dolu gözlerle bakmasına asla dayanamazdım. Hayatımın anlamı olan Hafsa'mı omuzlarımda taşıyacakken, şimdi onun beni adeta bir yükmüş gibi taşıması fikri, ruhumu derinden yaralıyordu. Buna asla izin veremezdim, böylesi bir yükü ona asla yükleyemezdim. Kendi gibi engelli, hayatı boyunca zorluklarla mücadele etmek zorunda kalacak bir adamla ömrünü heba etmesine gönlüm razı değildi. Benimle birlikte her gün acı çekecek, ben de her an ona, istediği gibi bir koca olamamanın sitemini edecektim. Bu düşünce, içimde derin bir keder yaratıyordu. Ona layık bir hayat sunamayacaktım ve bu gerçek, beni kahrediyordu. Bu yüzden, onu kendimden uzaklaştırmak, kendi hayatına devam etmesini sağlamak adına, ilk tanıştığı o Murat Soykan'a geri dönmeye karar verdim. O soğuk, mesafeli ve bencil adama bürünecektim, böylece benden umudunu kesecekti. Eve döndüğümüzde ise, beni küçük ama bir o kadar da büyük bir sürpriz bekliyordu. Odamda beşiğinde, minicik bir melek yatıyordu. O benim oğlumdu, Umut'umdu. Hafsa’nın hamileliği boyunca yanında olamamış, o mucizevi anları, oğlumun ilk doğduğu o eşsiz anı gözlerimle görememiştim. Eniştemden, Hafsa’nın şirketimi kurtarmak için ne kadar büyük çabalar sarf ettiğini, ailemin her zaman yanında olduğunu, benim yokluğumda bile onlara kol kanat gerdiğini öğrendim. Hafsa benden hiçbir zaman umudunu kesmemişti. Oysa ben, onun bunca sevgisini, fedakarlığını hak etmiyordum. Bu bilgi, içimi hem bir parça umut hem de derin bir pişmanlık hissiyle dolduruyordu. O geldiğinde, yaşadığım çaresizlik ve öfke içinde istemeden de olsa onu kırmıştım. Benden uzaklaşmasını isterken, aslında tüm kalbimle "Benden gitme!" diye feryat ediyordum. Kendi acımla başa çıkamayınca, bebeğimizi bahane olarak öne sürmüştüm. Onu bırakmayacağını, evladımızın aramızdaki görünmez ama güçlü bağ olacağını biliyordum. İkimizden bir parça olan, gözlerinin rengini benden alan yeşil gözlü, küçücük bir melek vardı şimdi kollarımızda. Onu bu evden gönderirsem, onsuz yaşayamazdım. Sadece yanımda olsun, beni sevmesi şart değildi; nefretine bile razıydım, yeter ki yanı başımda olsun. O anda, Hafsa birden bayılıp yere yığılmıştı. Gözlerimle görüyordum ama yerimden kalkıp onu kucağıma alamıyordum. İşte tam da bundan bahsediyordum, bu çaresizlik hep böyle olacaktı. Hafsa bana ne zaman ihtiyaç duysa, ben onu koruyamayacak, ona destek olamayacaktım. Sadece "Asiye, Amine!" diye feryat edebilmiştim. Sesimi duyan herkes koşarak odama gelmişti. Eniştem, Hafsa'yı kucağına alarak dikkatle yatağa yatırdı. Amine ise hemen kolonya koklatmaya başlamıştı. Yavaşça kendine gelmeye başlamıştı. Tansiyonunu ölçtüklerinde, çok düşük olduğunu gördüler. Meğer günlerdir hiçbir şey yememiş, bir lokma bile yutmamıştı. Beni o kadar çok seviyordu ki, uğrumda canını bile verecek kadar. Peki ben ne yapmıştım? Bana acımasın diye onu daha çok üzmüştüm, daha çok incitmiştim. Hafsa'nın her konuda haklı olduğunu biliyordum. Ben egoist, bencil, kendi acısında boğulan bir heriftim. Bu yüzden onun gözümün önünde olması, her an yanımda varlığı, bana daha da büyük bir acı veriyordu…