37. Bölüm
Yazar: Hanife

Bağışlamak: Kenan'ın yurt dışına gidecek olması, içimde adeta bir ferahlık rüzgarı estirmişti. Nihayet bir süreliğine de olsa, onun gölgesinden uzaklaşabilecektim. Şirketin büyük ve şaşaalı davetinin ertesi günü yola çıkacağına Murat karar vermişti. Aslında kendi başına gideceğini düşünürken, böyle ani bir hamle yapması beni hayli şaşırtmıştı doğrusu. Öğle yemeği saati gelip çatmıştı. Karnım, deyim yerindeyse, kurt gibi kazınıyordu. Açlık hissi midemde garip bir burulmaya neden oluyordu. Murat'ın patronum olması sebebiyle izin almak için odasının kapısına usulca vurdum ve içeri girdim. Ancak içeriye adımımı atar atmaz gördüğüm manzara karşısında donup kaldım. Murat, masanın üzerine kolunu dayamış, başını kolunun üstüne koymuş, derin bir uykuya dalmıştı. Gözlerinin altındaki morluklar, yüzündeki yorgun ifade beni şaşırttı. "Neden bu kadar yorgun gözüküyor?" diye düşündüm. "Gece hiç mi uyumamıştı? Yoksa dün gece benim yaşadığım o çalkantılı anlar onu da mı etkilemişti?" Birden içimi garip bir burukluk kapladı. Acaba gerçekten de yaşadıklarım için kendini suçluyor muydu? Bu düşünce, kalbime ince bir sızı gibi oturdu. Onun bu halini görmek, içimde farkında olmadan bir şefkat duygusu uyandırmıştı. Masanın arka tarafına doğru, adımlarımı yavaşça atarak yaklaştım. Yakından baktığımda düzenli nefes alışverişini duyabiliyordum. O kadar huzurlu ve masum uyuyordu ki, sanki tüm dünyanın yükünden arınmış gibiydi. Yüzüne dikkatlice bakınca, uykunun getirdiği rahatlamayla birlikte çocuksu bir ifade belirmişti. Yüzü, pürüzsüz ve masum bir bebek gibiydi. O an, onun bu halini ezberlemek istedim. İçimde anlamsız bir melankoli yükselirken, "Keşke tüm bu yaşadıklarımız olmasaydı, onunla iyi bir arkadaş olabilir miydik?" diye içimden geçirdim. Elimi istemsizce saçına doğru uzattım, neredeyse dokunacakken birdenbire gözlerini açtı. Benim panikle elimi geri çekmeye çalıştığım anda, bileğimden sıkıca tuttu ve başını kaldırarak beni kendine doğru çekti. O an, yüzlerimiz birbirine o kadar yaklaştı ki, nefes alışverişlerimiz birbirine karıştı. Onun uykudan yeni uyanmış, yeşilin en güzel tonlarını barındıran gözleri, benim kahverengi gözlerimin derinliklerine karıştı. "Ne yapıyorsun sen dibime girmiş?" diye sordu sert ve uykulu bir ses tonuyla. Bu ani çıkışıyla irkilmiştim. Panikleyerek elimi anında çektim ve kekeleyerek konuşmaya çalıştım: "Ne yapacağım? Seslendim duymadın, ben de yanına geldim, seni uyandıracaktım." Gözlerini kısarak bana baktı: "Saçıma dokunarak mı kaldıracaktın?" "Hayır, niye saçına dokunayım ki? Orada tüy gibi bir şey vardı, onu alacaktım!" diye savundum kendimi. Hafifçe kaşlarını çattı: "Tüy benim saçımda mı?" "Evet, olamaz mı?" diye karşılık verdim, sesimde hafif bir meydan okuma vardı. Murat derin bir nefes aldı ve gözlerini kısıp bana baktı: "Yirmi dakikadır buradasın Hafsa! Beni izliyordun? Nedenini sordum?" ""Sen... sen! Uyumuyor muydun?" diye şaşkınlıkla sordum. Sanki bir oyunun ortasında yakalanmış gibi hissettim. Sert bir ses tonuyla cevap verdi: "Benim uykum çok hafiftir, yanımdan uçan bir sinek geçse bile uyanırım!" "Demek numara yaptın! Boşuna gıcık demiyorum size!" diye mırıldandım, onun bu halleri beni çileden çıkarıyordu. "Soruma cevap ver Hafsa!" diye üsteledi, sesi daha da sertleşmişti. "Ben de uyan diye bekledim. Neyime gerek uykunda tersin pistir belki!" diye lafı gediğine koydum. Murat'ın bakışları yüzümde gezindi. "Neden gözlerine bakınca doğru gelmiyor söylediklerin?" dedi, sanki içimi okuyormuş gibi. "Gözlerimin içine iyi bak o zaman," dedim, sesimdeki meydan okuma daha da belirginleşmişti. "Oradaki Hafsa yaşıyor mu, ona bak!" Bu sözlerimin ardından odaya ağır bir sessizlik çöktü. Söylediğim her kelime, ona iğne gibi batıyordu sanki. Bir süre sonra sessizliği bozan yine o oldu: "Neden geldin buraya?" "Acıktım. Yemek yemeye gidecektim, onu haber vermek için geldim," diye cevap verdim. "Saat 15.00'a geliyor. Eve gidelim, acil olan işlerimi evden hallederim," dedi. "Tamam," dedim soğuk bir ses tonuyla, aramızdaki…