27. Bölüm
Yazar: Hanife

İstanbul'a Dönüş: Antep'in tarihi sokaklarına veda ettim. Kısa da olsa güzel anılar biriktirdiğim, kendine has dokusuyla beni etkileyen bir şehirdi. Öğlen uçağımızla İstanbul'un o kalabalık ve tanıdık atmosferine nihayet ulaşmıştık. Şimdi ise zihnimde tek bir soru dönüp duruyordu: Gerçekten onunla mı yaşayacaktım? Bu düşünce beni içten içe kemiriyordu. Belki bir yıl dayanabilirim, sonrasında yurt dışına gitme hayallerim vardı. Kendime bir yol çizmek, para biriktirip hayatımı düzene sokmak istiyordum. Geleceğe dair belirsizlikler, içimde garip bir karışıklık yaratıyordu. Gözlerimi kocaman açarak etrafa bakındım. Beni Beykoz'daki kendi evime getirmişti. Şaşkınlığım katlanarak artmıştı. Henüz bu ani gelişmeleri sindirmeye ve açıklama yapmaya hazır değildim. Bu adamın asıl amacı neydi? Aklımda bin bir türlü soru dönüyordu, hepsi cevapsızdı. "Neden beni buraya getirdin ki?" diye sordum, sesimde hafif bir sitem vardı. O ise sakin bir tavırla, "Ailenle vedalaşmak istersin diye düşündüm," diye cevapladı. Sanki her şey olağanmış gibiydi onun için. "Niye, ne oluyor ki? Uzak bir şehre mi gidiyorum da benim haberim yok?" diye sorguladım. İçimdeki merak ve endişe giderek büyüyordu. "Evlendiğimizi senden öğrenmeliler. İkimiz de hiçbir şey belli etmeden, gerçekten evlendiğimize onları ikna edeceğiz. Hem eşyalarını da toplamış olursun bu arada," dedi. Bu sözleri duyunca beynimden vurulmuşa döndüm. "Ha, yani sen bu konuda ciddisin?" diye kekeledim. Şaka yaptığını umuyordum, ama yüzündeki ifade oldukça ciddiydi. "Şaka yapıyor halim mi var Hafsa? Seni başka niye buraya getireyim ki?" dedi, ses tonunda ufak bir sinirlenme belirtisi vardı. "Peki, ne açıklayacağımı söyle de ben de hazırlıklı olayım," dedim. İçimde tarifsiz bir sıkıntı vardı. Ailemin tepkisini düşünmek bile beni geriyordu. Bir anda aklıma Kenan geldi. Eğer onu ağızlarına alırlarsa, durum daha da kötüleşirdi. Bunu engellemem gerekiyordu. O ise hiç beklemediğim bir açıklama yaptı: "Beni çok sevdiğini, benden vazgeçemediğini, benden intikam almak için başkasıyla sözlendiğini söylersin." Alaycı bir şekilde, "Hatta senin için ölüp bittiğimi de söyleyeyim mi, olur mu?" diye sordum. Bu durumun absürtlüğü karşısında kendimi tutamadım. "Fena olmaz. Hadi inelim arabadan," dedi, yüzünde hafif bir tebessümle. "Hayır, olmaz!" diye çıkıştım birden. "Neden olmazmış?" diye sordu, şaşkın bir ifadeyle. "Bu benim meselem, ben hallederim. Senin gelmeni istemiyorum. Şu an iyi olmaz," diye kararlı bir şekilde dile getirdim. Kendi ailemle yüzleşmek benim için yeterince zordu, onun da orada olması durumu daha da karmaşıklaştıracaktı. "Emin misin? Tek başına halledebilecek misin?" diye sorguladı, gözlerinde bir nebze endişe vardı. "Evet, hallederim, gelme!" dedim. Arabadan inmek için hamle yaptığımda, kolumdan nazikçe tutup beni durdurdu. Cebinden küçük, kadife bir kutu çıkardı. Kutuyu açtı ve içinden parlak bir yüzük aldı. "Unuttuğumuz bir şey var," dedi, gülümseyerek. "Yüzük takmamız gerekiyor." "Sen bu yüzükleri ne zaman aldın böyle?" diye sordum, şaşkınlığımı gizleyemedim. Her şeyi ne kadar ince düşündüğüne hayret ediyordum. "Ben her şeyi detayına kadar düşünürüm. Boşuna mimar olmadım," diye gururla yanıtladı. "Keşke kendini de düşünüp baştan aşağı restore etsen," diye mırıldandım, içimden geldiği gibi. Sağ elimi çekip yüzüğü parmağıma taktı. Soğuk metalin tenime değmesiyle içimde garip bir his oluştu. Kutudan diğer yüzüğü de çıkarıp kendi parmağına taktı. Gözlerime baktığında, bu oyunun ciddiyetini bir kez daha anladım. "Hadi bana laf yetiştirme de git halanla konuş," dedi, hafifçe kolumu ittirerek. "Gıcıksın, gıcıkk!" diye söylendim kendi kendime. Arabadan indim. O da biraz ileriye doğru gidip arabayı uygun bir yere park etti. Derin bir nefes alıp kapının ziline bastım. Kapıyı kim açtı dersiniz? Maalesef yengem. Onun keskin bakışlarıyla karşılaşmak, zaten gergin olan atmosferi daha da ağırlaştırdı. "Kız sen nerelerdesin kaç gündür? Seni sözlünle gönderdik, daha gelmedin eve. Ne haltlar yedin söyle ba…