1. Bölüm
Yazar: Hanife

Kuzenim Sude'nin nişan töreni yaklaşıyordu ve bu tatlı telaş hepimizi sarmıştı. Sude'nin yüzünden gülücükler bir an olsun eksik olmuyordu; adeta ışık saçıyordu, her haliyle mutluluğunu etrafına yayıyordu. Bu özel gün için hazırlıklar hummalı bir şekilde devam ediyordu, herkes heyecanlı bir bekleyiş içindeydi.Damat adayının adı Mert'ti, soyadı ise Diyar. Kendisi, şehrin en köklü ve varlıklı ailelerinden birinin tek oğluydu. Mert'in ailesi, bizim mütevazı yaşantımıza biraz mesafeli yaklaşıyor, hatta zaman zaman bizi küçümser bakışlarla süzüyorlardı. Ancak Mert, Sude'ye olan aşkından o kadar emindi ki, ailesinin tüm itirazlarına rağmen bu evliliği gerçekleştirmeye kararlıydı. Bu yüzden, onların hoşnutsuzluklarını dile getirmelerine fırsat vermeden, Sude ile bir ömür geçirme arzusunu net bir şekilde ortaya koymuştu. Ailesi, oğullarının bu kesin kararının karşısında sessiz kalmak zorunda kalmışlardı, yine de bu durum, aradaki gergin havayı tamamen dağıtmaya yetmiyordu.Adetlerimize göre, nişan için karşılıklı çeyiz hazırlanması gerekiyordu. Biz onlara, onlar da bize çeyiz verecektik. Evde nişan hazırlıkları yapılırken, amcamın omuzlarına büyük bir yük binmişti. Aile içinde nişan töreninin masrafları konusunda bazı tartışmalar yaşansa da, amcam Sude'nin mutluluğu için her şeye göğüs germişti. Kimseye mahcup olmamak, ağızlara düşmemek için büyük bir fedakarlık yaparak borca girmiş ve şehrin en güzel salonlarından birini tutmuştu. Her şeyin kusursuz olmasını istiyordu ve bu uğurda hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyordu. Bu zorlu süreçte, halamın desteği paha biçilmezdi. Mahcup duruma düşmemek ve kimsenin diline düşmemek adına, gözü gibi baktığı altın bileziklerini bana emanet etmişti. Görevim, bu bilezikleri kuyumcuda bozdurup, belirlenen çeyiz listesindeki tüm eşyaları temin etmekti. Bu, hem büyük bir sorumluluk hem de ailemize duyulan güvenin bir göstergesiydi.Görevimi yerine getirmek üzere otobüse bindim ve kalabalık İstanbul trafiğinde ilerleyerek tarihi Kapalıçarşı'ya doğru yola çıktım. Kapalıçarşı'nın o mistik ve canlı atmosferinde, altınları bozdurma işlemini hızlıca hallettim. Altınların parası elimde, içimdeki telaş artıyordu çünkü nişan saati hızla yaklaşıyordu. Zamanla yarışıyordum ve her an benim için değerliydi. Mayıs ayının son günleriydi, güneşli bir günün ardından hava aniden kararmış, gökyüzünü kaplayan kara bulutlar şehrin üzerine çökmüştü. Kısa süre sonra da şiddetli bir yağmur bastırmıştı. Bozdurduğum altınların parasını dikkatlice çantama yerleştirdim, şemsiyemi açarak kendimi sağanak yağmurdan korumaya çalıştım. Aceleyle bir çeyiz mağazasına girip listedeki gerekli tüm eşyaları, büyük torbalara doldurarak aldım. Yağmurun şiddeti gittikçe artıyor, şehrin sokakları adeta bir nehre dönüşüyordu. Elimdeki ağır torbalarla birlikte, karşıya geçmek için bir ışıkların olduğu yaya geçidine ulaştım. Şimşekler çakıyor, gök gürültüsü ortalığı inletiyordu. Otobüs durağına gitmek için çok gecikmiştim, bu saatten sonra vapura binmek en mantıklı seçenek gibi görünüyordu. Hızlı adımlarla yola koyuldum. Tam karşıya geçiyordum ki, ışık kırmızı yanmaya başladı. Ancak bir anlık dalgınlık ve acelecilikle yoluma devam ettim. İşte o anda, ani bir fren sesiyle birlikte bir araç üzerime doğru hızla gelirken, ben elimdeki torbalarla sağa sola savrulup yere yığıldım. Gözlerimi açtığımda, bembeyaz bir tavan ve steril bir kokuyla hastane odasındaydım. Ne olduğunu tam olarak anlayamıyordum, her şey çok hızlı gelişmişti.Baygınlık geçirmemin üzerinden yaklaşık bir saat geçmişti. Korkuyla ve bir anda irkilerek gözlerimi açtım. Şükürler olsun ki, arabanın son anda fren yapmasıyla ölümden dönmüştüm, son anda kurtulmuştum bu korkunç kazadan. Kalbim küt küt atıyordu, vücudumun her yerinde bir sızı hissediyordum. Gözlerimi açtığımda, bir hemşire elindeki şırıngayla serumuma bir şeyler enjekte ediyordu. Dudaklarım titrek bir tonda, fısıltıyla şunları söyleyebildim:"Neredeyim ben? Ne oldu bana?" Hemşire, gülümseyerek ve sakin bir ses tonuyla yanıtladı: "Merak…