16. Bölüm
Yazar: Hanife

Murat: Konaktaki odaya Hafsa'yı bıraktıktan sonra, içimde tarif edemediğim bir huzursuzlukla koridorda adımlarken Kenan yanıma geldi. Konağın bahçesinden gelen uğultular, depremin artçı sarsıntılarının insanlarda yarattığı derin korkuyu ve endişeyi açıkça ortaya koyuyordu. Herkes panikle dışarıya koşuşmuştu; bu kargaşada beni kimsenin fark etmemiş olması, bir nebze de olsa işime gelmişti. Kendimi gizlemek, bu karmaşık duyguların içinde kaybolmak istiyordum. Kenan'a Hafsa hakkında, onu görmediğimi, haberim olmadığını tembihledim. Sesimin tonu, bu konuda ne kadar ciddi olduğumu anlaması için yeterliydi. Gerçekleri saklamak, şu an için en doğru karardı. Daha sonra kendi odama geçtim ve kendimi buz gibi bir duşun altına attım. O eski, tozlu arşiv odasının üzerime sinen kiri, sanki ruhuma işlemiş gibi beni rahatsız ediyordu. Su taneleri vücudumdan akıp giderken, aklım sürekli aynı soruya takılı kalmıştı: Neden bu kadın için bu kadar endişeleniyordum? Bu düşünce, içimi kemiriyor, beni delirtiyordu. O savunmasız hali, gözlerimin önünden bir an olsun gitmiyordu. Yere yığıldığında, hareketsizce duruşu, kalbimi bir an durdurmuş, öldüğünü sanmıştım. Bu ihtimal bile beni derinden sarsmış, içimde garip bir korku uyandırmıştı. Belki de bu his, yıllardır unuttuğum bir vicdan azabının yeniden gün yüzüne çıkışıydı. Bu hislerle boğuşurken, kendime aceleyle küçük bir çanta hazırladım ve dışarı çıktım. Antep'te Araplarla önemli bir toplantım vardı. Dubai'de yapmayı planladığım devasa alışveriş merkezi projesi için bir araya gelecektik. Onlar da benim doğduğum, büyüdüğüm memleketim Antep'i görmek istemişler, bu güzel şehri birkaç günlük bir gezi ve ardından yapılacak toplantı için tercih etmişlerdi. Belki de bu toplantı, benim için birkaç günlüğüne her şeyden uzaklaşmak, kafamı dinlemek adına harika bir fırsattı. Ancak Hafsa'nın o son sözleri, zihnimde yankılanmaya devam ediyordu: "Benden kolay kurtulamazsın." O çetin, meydan okuyan bakışları ve sesi, hala kulaklarımda şimşek gibi çakıyordu. Ofise gidip sekretere hemen uçak bileti ayarlamasını söyledim. İki saat sonraya ancak yer bulabilmişlerdi. Bu kısa süreyi bile değerlendirerek, projenin son rötuşlarını tamamladım, gerekli tüm evrakları titizlikle düzenledim. Bilgisayarımdaki flaş belleğe, toplantıda sunacağım görselleri slayt şeklinde aktardım. Her şey hazırdı. Tam kimin geleceğini merak ederken, kapım hafifçe tıklandı ve Buse içeri girdi. "Gel," dedim. "Murat'çım, şehir dışına gidiyormuşsun. Ben de gelecektim seninle, hani?" Sesi, sitemli bir tondaydı. "Gerek yok Buse! Ben kendim gideceğim. Sen buradaki toplantıyı hallet. Kenan'ın finansman işleri çok yoğun, burada sana daha çok ihtiyaç var." Konuşmam net ve kesindi. Buse, masama biraz daha yaklaşarak, o bildik cilveli sesiyle konuştu: "Murat'çım, biliyorsun benden güzel sunumcu yok. Hem Araplarla nasıl konuşacaksın? Tercüman da gelmedi." Yüzündeki ifade, sanki bana bir lütufta bulunuyormuş gibiydi. "Sen merak etme Buse, ben hallederim. Kendim gideceğim. O kadar. Şimdi izin verirsen, önemli bir telefon konuşması yapacağım." Ona başka bir seçenek bırakmadığımı anlaması gerekiyordu. "Tamam, Murat!" dedi ve odadan çıktı. Bozulduğu her halinden belliydi. Arkasından yayılan o ağır parfüm kokusu, genzimi yakıyordu. "Parfüm şişesinin içine mi düştün be kadın? Burnumun direği sızladı," diye mırıldandım kendi kendime. Bu kadar yapay, kendini olduğundan farklı gösteren kadınlar, her zaman sinirimi bozmuştu. Tam da bu düşüncelerle boğuşurken, Hafsa'nın yüzü gözlerimin önüne geldi. O doğal güzelliği, içimi ferahlatan tatlı ve hafif kokusu… Sanki bahar tazeliği gibiydi. Beyaz teninde, en küçük noktalar bile belirgin bir şekilde görünüyordu. Kahve gözleri, benim yeşillerimle buluştuğunda adeta bir elaya dönüşüyordu, içimde garip bir kıpırtı yaratıyordu. İstemsizce öptüğüm o dudakları… Baldan daha tatlıydı sanki. Elimle sardığım o kıvrımlı ince beli, saçlarının dalgaları… Ne diyordum ben böyle? "Kendine gel Murat Soykan, kendine gel!" diye içimden bağırdı…