12. Bölüm
Yazar: Hanife

Asistan ve Gardiyan Aslında hayalim hiçbir zaman bir holdingde asistan olmak değildi. Halam şehir dışına çıkmama izin vermediği için İstanbul’da Kimya Öğretmenliği okumuş, zamanla bu bölümü sevmiştim. Ama hayat bazen sizi laboratuvar tüplerinden alıp, lüks plazaların soğuk odalarına fırlatıyordu. Ne olmak istediğimi ben bile tam bilmezken, kendimi o gaddar adamın kapısında bulmuştum. Kenan, sekretere yeni asistanın ben olduğumu çoktan haber vermişti. Sekreterin "Haber vereyim," demesine izin vermeden, "Ben söylerim," dedim ve kapıyı tıklatıp içeri girdim. Neden bu kadar heyecanlanmıştım ki? Amacım onun burnundan getirmekti. Ama odaya adım attığım an, o gün ofiste beni öptüğü o an zihnimde canlandı. Kalbim, yerinden çıkacakmış gibi "küt küt" atmaya başladı. Arkasını dönmüş, cam kenarında telefonla konuşuyordu. Yaklaşık 1.95 boyunda, dalyan gibi bir adamdı arkadan bakınca. Bir an için onu süzdüğümü fark edip kendime kızdım. Ne yapıyordum ben? O benim düşmanımdı. Elindeki telefonu kapatıp bir anda bana dönünce kaşları çatıldı. Sen? Senin ne işin var burada?" dedi, sesi bir fırtına öncesi sessizliği gibiydi. "Yeni asistanınız Hafsa, Murat Bey!" dedim, sesimi olabildiğince profesyonel tutmaya çalışarak. "Ne asistanı? Seni kim aldı işe!" "Kenanla görüştüm. Niteliklerimi uygun buldu ve beni işe aldı." "Demek Kenan aldı..." dedi masasına doğru yürürken. "Bakıyorum da şimdiden 'Bey' demeyi kaldırmışsınız?" "Kendisi burada rahat bir ortam olduğunu, ismiyle hitap edebileceğimi söyledi." "Kenan rahattır, ben değilim!" diye gürledi. "Disiplin ve kurallar benim prensibimdir. Burada laubalilik istemem. Ayrıca, seni işe aldığı gibi kovuyorum. Gidebilirsin!" Masasına oturup sanki ben orada yokmuşum gibi bilgisayarına bakmaya başladı. Bu kadar kolay pes edeceğimi sanıyordu. Beni kovamazsınız Murat Bey. Sözleşme imzalandı. 15 gün geçmeden beni kovarsanız tazminat ödemek zorunda kalırsınız. Ayrıca ben de size meraklı değilim; beni size borçlandıran sizsiniz. 60.000 TL borcumu ödemeden buradan hiçbir yere gitmiyorum." Murat başını kaldırıp bana meydan okuyan bir bakış attı. "Demek öyle? Madem gitmiyorsun, kal! Ama şuraya yazıyorum; 15 gün dolmadan buradan ağlayarak kendin kaçacaksın. O zaman sözleşmene yeni bir madde ekliyorum: Eğer kendin istifa edersen 60.000 TL borç değil, tam 100.000 TL tazminat ödersin Hafsa Çiçek!" "Kabul ediyorum!" dedim geri adım atmadan. Bilgisayardan hemen yeni bir sözleşme çıkartıp "İmzala şunu!" diyerek bana uzattı. Kalemi hırsla alıp imzamı attım. "İmzalıyorum, bay gıcık!" "Ne dedin sen?" diye sordu keskin bir sesle. "Hiçbir şey demedim Murat Bey! Programınızı hazırlıyorum." İkimiz de birbirimize bıyık altından gülüyorduk; o vahşiyse, ben daha vahşiydim. "Şimdi git bana bir espresso getir. Şekersiz olsun!" dedi. Kahve Savaşı Odadan çıkıp sekretere mutfağın yerini sordum. Herkesin üzerimdeki meraklı bakışlarını görmezden gelerek mutfağa geçtim. Kahveyi yapıp içeri götürdüm. "Buyurun kahveniz," dedim tepsideki sıradan fincanı önüne bırakırken. Kahveye bakıp yüzünü ekşitti. "Bu benim fincanım değil! Bir işi yapıyorsan önce sor! Ben Murat Soykan’ım, bana sıradan bir fincan getirebileceğini mi sandın?" İçimden "Ya sabır!" çekerek kahveyi geri aldım. Mutfağa dönüp rafın üzerinde ismi yazılı olan özel fincanını buldum. Kahveyi yeniden yaparken bir anlık dalgınlıkla içine bir kaşık şeker attım. Tekrar odaya girdim; o hâlâ Kız Kulesi’ne bakıyordu. Fincanı tepsiden alıp bir yudum aldı ve anında yüzü gerildi. "Bu ne? Sen bunun içine şeker mi koydun?" "Şeker mi?" dedim şaşkınlıkla. Elinden fincanı alıp bir yudum aldım. "Aaa, evet şeker koymuşum," dedim çocuk gibi. O an göz göze geldik. Gözleri bir anlığına dudaklarıma kaydı. O öpüşme anı ikimizin de zihnine bir kor gibi düştü. Bir anda sinirlenip iki kolumu birden kavradı. Beni sarsmaya başladı. "Neden yanımdasın? Neden buradasın? Neden gitmiyorsun?" diye haykırıyordu; sanki bana değil de kendi içindeki bir savaşa bağırıyordu. O sarsılmayla elimdeki kahve fincanı devrildi ve sıc…