10. Bölüm
Yazar: Hanife

Hafsa: Saatlerce o bankta, ruhumun çekildiğini hissederek oturdum. Gökyüzü halime acımış gibi ağlamaya başladı. Akşamın karanlığı çökerken, yüzüme çarpan soğuk yağmur damlaları beni uyuşukluğumdan çekip çıkardı. Bu yaşadıklarımın, hayatımın bir günde yerle bir olmasının tek bir sorumlusu vardı: O gaddar adam. Bu iş burada bitmeyecekti; hesabını sormalıydım. Sırılsıklam bir halde Soykanlar Holding’in kapısına vardım. Kader sanki bizi birbirimize çarptırmak için kumpas kuruyordu; tam o sırada siyah arabasıyla otoparktan çıkıyordu. Yine aynı sahne yaşandı; kendimi korkusuzca aracın önüne attım. Lastiklerin asfaltta çıkardığı o tiz ses yağmura karıştı. Murat, hışımla kapıyı açıp aşağı indi. "Ne yapıyorsun sen Allah’ın cezası! Canına mı susadın?" diye kükredi. Beni fark edince yüzündeki öfke şaşkınlığa dönüştü. "Sen?" "Evet, benim!" dedim, sesim yağmura rağmen dimdik çıkıyordu. "Ne oldu, tanıyamadın mı beni Murat Soykan?" "Ne istiyorsun burada, ne işin var bu halde?" dedi, gözleri üzerimdeki ıslak kıyafetlerde gezinirken. "Sence ne işim olabilir gerizekalı? Hayatımı alt üst ettin! Hangi hakla beni internete meze yaparsın? Senin adamlığın bu mu? Konuşsana!" Yağmurun altında titrerken tüm öfkemle üzerine yürüdüm. "Bak, o haberden benim de haberim yoktu! Ayrıca benim adamlığımı sorgulamak senin haddin değil. Şimdi hemen git buradan!" dedi, sesi buz gibiydi. "Gitmiyorum! Eğer bu bir oyun değilse, neden öptün beni gaddar herif? Sen sadece ilk öpücüğümü değil, ailemin bana olan güvenini, onurumu çaldın! Ne istiyorsun benden?" diye bağırdım. Artık soğuktan ve sinirden her yanım zangır zangır titriyordu. Yağmur sağanak haline gelmişti, birbirimizin yüzünü seçmekte zorlanıyorduk. Aramızdaki mesafe kapandı, nefesi nefesime değiyordu. Birden kollarımı sıkıca kavradı. "Senden ne mi istiyorum?" dedi karanlık bir tınıyla. "Karşıma çıkıp sabrımı zorladın. Ben Murat Soykan’ım; kimse benimle bu tonda konuşmaya cesaret edemez! Sen neyine güvenip bana dikleniyorsun Hafsa Çiçek?" Kollarımı kurtarmaya çalıştım, "Bırak, canım acıyor..." diye fısıldadım ama sesim yarıda kesildi. Dünya etrafımda hızla dönmeye başladı, gözlerimin önü karardı ve boşluğa doğru çekildim. Murat Soykan: Hafsa bir anda kollarımın arasında yere yığılırken, refleksle belini kavrayıp onu kendime çektim. "Hafsa! Aç gözlerini!" diye seslendim ama cevap yoktu. Tenine dokunduğum an irkildim; her yeri alev alıyordu. Onu kucağıma alıp hızla arabaya bindirdim. En yakın hastaneye ulaştığımızda durumu ciddi görünüyordu. Hemşireler ateşinin 40 dereceye fırladığını, tansiyonunun tehlikeli bir şekilde düştüğünü söylediler. Hemen serum bağlayıp müdahale ettiler. Bu gece müşahede altında kalması gerektiğini belirttiler. Bir bu eksikti! Bu kız hayatıma girdiği günden beri sadece bela getirmişti. Onu orada bırakıp gitmeyi düşündüm; ben kimseye acımazdım, kimsenin yükünü çekmezdim. Ama Hafsa... O tuhaf bir şekilde beni kendine çekiyordu. Taş kesilmiş yüreğim, sanki bir el tarafından orada kalmam için zorlanıyordu. Akıl alır gibi değildi; Murat Soykan kalbiyle mi hareket edecekti? Odadaki refakatçi koltuğuna çöktüm. Hastane masraflarının şirkete fatura edilmesini, neye ihtiyacı varsa en iyisinin yapılmasını emrettim. Hafsa yatakta savunmasızca yatıyordu. Bir ara alnından terler süzülmeye başladı, başını sağa sola çevirerek sayıklıyordu. Yanına eğildim. "Anne... Baba... Bırakmayın beni. Gitmeyin ne olur..." diye fısıldıyordu. Onun da hikayesi benimdi işte. O da ailesini kaybetmiş, o derin özlemin kuyusunda boğuluyordu. Birden elimi sımsıkı tuttu. O an, kalbimdeki kapalı yolların bir bir açıldığını, onun acısının benimkine ulaşmaya çalıştığını hissettim. Gözlerimdeki o sert ifade bir anlığına yumuşadı. Sırılsıklam olduğumu, saçlarımdan damlayan suların yüzümden süzüldüğünü ancak o an fark ettim. Fakat sonra, o kaybettiğim çocukluğum, o yanan evin alevleri zihnime düştü. Gözlerim tekrar bir saman alevi gibi nefretle parladı. Hızla elini bırakıp odadan çıktım. Adamlarımdan Suat’ı kapıda nöbet tutması i…