9. Bölüm
Yazar: Hanife

Murat Soykan: Sabahın ilk ışıklarıyla, içimde dinmek bilmeyen o huzursuzlukla uyandım. Kahvaltı yapacak kadar iştahım ya da vaktim yoktu. Ben bir mimardım; her şeyin kusursuz, her çizginin net olmasını isterdim. Bugün büyük projenin kritik toplantısı vardı. Garajdaki siyah Togg’uma binip Beşiktaş’tan Üsküdar’a, kendi krallığıma doğru yola çıktım. Şirkete adımımı atar atmaz otoritem havada hissediliyordu. Sekreterime dosyaları hemen hazır etmesini söyledim. Asistanımı geçtiğimiz günlerde yetersizliği yüzünden kovduğum için tüm iş yükü ona kalmıştı ama umursamadım. Hata istemiyordum. Tasarım departmanı sorumlusu Seda, sunumu yapmak için odaya girdi. Bana olan ilgisinin farkındaydım ve bu beni sadece rahatsız ediyordu. İçine düştüğü o ağır parfüm kokusu, odanın havasını kirletiyor, burun direğimi yakıyordu. Profesyonellikten uzak her hareket, ona olan tahammülümü biraz daha azaltıyordu. Toplantı bittiğinde, ortağım ve aynı zamanda teyze oğlum olan Kenan odaya daldı. Yüzündeki o alaycı gülümsemeyi gördüğüm an bir sorun olduğunu anladım. Telefonunu masama doğru kaydırdı. "Magazin dünyasına hoş geldin kuzen," dedi dalga geçerek. "Sosyal medyaya bomba gibi düşmüşsün." Sosyal medyadan nefret ederdim. Özel hayatımın, hele ki böylesine çarpıtılmış bir anın insanların diline düşmesi, tahammül sınırlarımı zorlayan son şeydi. Gözlerim ekrandaki fotoğrafa çakıldı. Hafsa ile olan o an... Ama asıl soru başkaydı: "Kenan, bu fotoğraf benim odamda çekilmiş. Kim yaptı bunu? Bu nereden çıktı?" Kenan omuz silkti. "Bilmiyorum dostum, ben de şaşkınım. Seni bir kadınla bu kadar yakın, hem de ofisinde görmeyi kimse beklemiyordu. Liseden beri beraberiz, kızlara nefretle bakmaktan başka bir şey yaptığını görmedim." "Sandığın gibi değil," dedim sesimdeki sertliği koruyarak. Ne diyecektim? "Kıza haddini bildirmek için dudaklarına mı yapıştım" mı? Sahi, ben onu neden öpmüştüm? Sıradan bir kızın dik başlılığı neden benim ayarlarımı bu kadar bozmuştu? Şimdi o haberi gördüğünde, bunu benim sızdırdığımı düşünecekti. Kenan'ın sesi düşüncelerimi böldü: "Daldın diyorum... Murat, bu haberi dedem görürse Antep’tekilere ne diyeceksin? Ya ablam Amine? Herkes hayatında biri olduğunu sanacak." Öfkeyle ayağa kalktım. "Ben kimseye hesap vermem! Ben Murat Soykan’ım. Hayatıma bugüne kadar kimseyi almadım, bu saatten sonra da almam." Kenan kapıya yönelirken durdu ve bana son kez baktı. "Büyük konuşma kardeşim. Hayat bazen seni, asla yapmam dediğin şeyi yapmaya; yani sevmeye mecbur bırakır." "Sen git ve bu işi kimin yaptığını bul!" diye gürledim. "Odamda kamera mı vardı, içimizde bir hain mi var, öğren! İz sürmek senin işin." Kenan çıktıktan sonra sessizlik üzerime çöktü. Hafsa'yı takip etmesi için tuttuğum adamı aradım. "Nerede?" diye sordum sadece. "Evden sırt çantasıyla çıktı efendim. Şu an Üsküdar sahilinde, bir bankta oturmuş ağlıyor," dedi adamın sesi. Merakım, yerini tuhaf bir sızıya bıraktı. Benim yüzümden mi ağlıyordu? Evden neden çantasıyla çıkmıştı? Onu umursamıyordum, sadece üzerine gitmek, o asi ruhunu dize getirmek istiyordum. Ama o kahve gözlerindeki hırçın bakışlar ve dudaklarının sıcaklığı zihnimden silinmiyordu. Belki de sadece cinsel arzularımın bir oyunuydu bu. Tam o sırada, annemin o acı çeken yüzü geldi gözümün önüne. Evimizin yandığı o gece, her şeyin kül olduğu o an... İçim tekrar nefretle doldu. Ben hayatımı o yanan evde bırakmıştım. Kimseye karşı şefkat besleyemezdim. Adamımı tekrar aradım: "Peşini bırak. Takibi durdurun." Ben kara bir adamdım. Dokunduğum her beyazı kirletirdim. Hafsa’nın karşıma çıkması onun için bir bedeldi, benim içinse sadece kısa bir rahatsızlık... ya da ben kendimi buna inandırmaya çalışıyordum.