Bölüm 36: Fırtına Öncesi Sessizlik
Yazar: İpek🩷

Bazı anlar vardır, zaman durur. Sesler silinir, dünya sadece iki kişiden ibaret kalır. İşte Kuzey’le aramızdaki her an böyleydi. O bana bakınca, ben ona bakınca, her şeyin sesi kısılıyordu. Ama bazı anlar da vardır… Dışarıdan sakin görünür ama içinde fırtınalar kopar. Ve biz tam da öyle bir andaydık. Kuzey, Ece’den gelen mesajı okuduktan sonra bir süre sessiz kaldı. Telefonunun ekranına bakıyordu, ama hiçbir şey yazmadı. Elini hafifçe sıktım, bakışlarını bana çevirdi. “Beni korkutuyorsun,” dedim fısıltıyla. Kuzey gözlerini kıstı. “Korkacak bir şey yok.” Kaşlarımı kaldırdım. “Gerçekten mi?” Telefonu işaret ettim. “Bana bir savaş başlattığını söyleyen bir kız var ve sen sanki bu normal bir şeymiş gibi davranıyorsun.” Kuzey iç çekti, telefonunu masaya bıraktı. “Ece’yi tanıyorum, Hayal. O her zaman kazanamayacağını anlayınca geri çekilir.” Kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Ama kazanamayacağını düşündüğünü sanmıyorum.” Kuzey, parmaklarını saçlarının arasından geçirdi. “Ne yapmasını bekliyorsun? Çıldırmasını mı?” “Hayır. Ama senden vazgeçmeyecek gibi.” Bir an sustuk. Kuzey’in gözleri beni izliyordu, ama içinden neler geçtiğini çözemiyordum. Sonra yavaşça bana doğru eğildi, yüzünü yüzüme yaklaştırdı. “Sen benden vazgeçmeyecek misin?” Sorusuna gülümsedim. Ellerimi yüzüne koydum, başparmağımı yanağında gezdirdim. “Sana ait olduğumu biliyorsun.” Kuzey’in gözleri derinleşti. “Biliyorum.” Sonra dudaklarıma kapandı. Bu öpücük, diğerlerinden farklıydı. Sahipleniciydi. Korkusuzdu. Ve en önemlisi, içindeki her şeyle bana ait olduğunu hissettiriyordu. Ama içimde bir his vardı… Bu fırtına henüz yeni başlıyordu. O gece, Kuzey’in evindeydik. Öyle planlanmış bir şey değildi. Birlikte yemek yemiş, sonra bir şekilde sohbetin içinde kaybolmuştuk. Saatler geçmişti ve bir noktada eve dönmek istemediğimi fark ettim. Kuzey’in koltuğunda oturmuş, elimde kahve fincanıyla dışarıyı izliyordum. Dışarıda yağmur başlamıştı, camlardan süzülen damlalar gecenin karanlığında ince çizgiler oluşturuyordu. Kuzey mutfaktan geldi, elinde battaniyeyle yanına oturdu. Üzerime örttü, sonra omzuna yaslanmam için kolunu açtı. Hiç tereddüt etmeden başımı onun omzuna koydum. “Ne düşünüyorsun?” diye sordu fısıltıyla. “Bu anın hiç bitmemesini.” Kuzey gülümsedi. “Benimle yaşa.” Başımı hızla ona çevirdim. “Ne?” “Benimle yaşa,” diye tekrarladı. “Sana ayrı bir oda veririm. Ya da vermezdim. Fark etmez. Sadece her gün burada olmanı istiyorum.” Gözlerimi kıstım. “Bu ani bir teklif oldu.” Omuz silkti. “Zaten her gün beraberdik. Şimdi sadece resmiyete dökülmüş olur.” İçim titredi. Bu bir teklifti, ama aynı zamanda bir iddiaydı. Kuzey, gerçekten hayatına beni istiyordu. Ve ben, bu fikre delicesine kapılmak üzereydim. Ama tam o an… Kapı zili çaldı. İkimiz de birbirimize baktık. Kuzey kaşlarını çattı, sonra ayağa kalktı. “Kim olabilir ki bu saatte?” Ben de ayağa kalktım, içimde garip bir huzursuzlukla onu takip ettim. Kuzey kapıyı açtığında, gözleri anında karardı. Ben de kapıya baktım ve içimdeki huzursuzluk bıçak gibi keskinleşti. Kapıda Ece vardı. Gülümsüyordu. Ama o gülümsemenin altında bir şey vardı. Bir meydan okuma. “Ne kadar çabuk unuttun beni, Kuzey.” Ve işte o an, gerçekten savaş başlıyordu.