Bölüm 18: Ateş
Yazar: İpek🩷

O gece Kuzey’in dudaklarını dudaklarımda hissederken, içimde bir kıvılcım yanmaya başlamıştı. Hafif, usulca başlayan ama giderek büyüyen bir yangın gibiydi. Önce ürkekti, sonra kontrolsüz… Sonra artık geri dönüşü olmayan bir hal aldı. Sabah gözlerimi açtığımda hâlâ o anın etkisindeydim. Yorganın altına saklandım, yüzüme yayılan gülümsemeyi bastırmaya çalıştım ama nafile… Kuzey aklımdan çıkmıyordu. Telefonumu aldım. Ben: Dün gece güzeldi… Mesajı yazıp yazıp sildim. Çok mu cesurdu? Belki de… Tam göndermek üzereyken telefonum titredi. Kuzey’den bir mesaj gelmişti. Kuzey: Uyanmadın mı hâlâ? Gözlerimi kırptım. Ben: Sen nasıl bu kadar enerjiksin sabah sabah? Kuzey: Çünkü uyandığımda aklımda güzel bir şey vardı. Yüzüm alev aldı. Ben: Ne mesela? Kuzey: Sen. Yastığa gömüldüm. Ne diyeceğimi bilemedim. Kuzey’in bu hali, beni hazırlıksız yakalıyordu. Daha önce hiç böyle birini tanımamıştım. Mesafeli, ciddi, bazen soğuk… Ama duygularını açtığında, tam anlamıyla ateş gibiydi. Kuzey: Bugün işin var mı? Ben: Yok, neden? Kuzey: Sana bir yer göstermek istiyorum. Gözlerim parladı. Ben: Nasıl bir yer? Kuzey: Gelince göreceksin. Öğleden sonra, Kuzey beni almaya geldi. Arabaya bindiğimde gözlerinin bana takılı kaldığını hissettim. Üzerimde bej rengi bir elbise vardı, saçlarımı hafifçe dalgalandırmıştım. “Güzel görünüyorsun,” dedi, direksiyona dönerken. “Sende bir şeyler var bugün,” dedim, kaşlarımı çatarak. Gülümsedi ama bir şey söylemedi. Arabayı kullanırken aramızdaki sessizlik rahatsız edici değildi. Aksine, bir şeylerin daha derine gittiğini hissettiren bir sessizlikti. Yaklaşık kırk dakika süren bir yolculuktan sonra arabayı park etti. Gözlerimi kısıp dışarı baktım. Deniz kenarında, eski taş duvarlarla çevrili bir yere gelmiştik. Sessizdi, huzurluydu. Kuzey, arabanın kapısını açıp elini bana uzattı. “Gel.” Elini tuttum, dışarı çıktım. Hafif bir rüzgar vardı, saçlarım omuzlarıma savruldu. “Burası… çok güzel,” dedim, etrafı izlerken. Kuzey başını salladı. “Burası benim kaçış noktam.” Kaşlarımı çattım. “Kaçış noktası?” Yavaşça yürümeye başladık. Ayaklarımız taşların üzerinde yankılanıyordu. Kuzey gözlerini ufka dikmişti. “Bazen… her şey fazla geliyor,” dedi. “İş, sorumluluklar, beklentiler… Bu yüzden buraya geliyorum. Sessiz, sakin. Kendimle baş başa kalabildiğim tek yer.” İçimde tuhaf bir his belirdi. “Ve şimdi buradasın… benimle.” Kuzey başını çevirip bana baktı. “Evet.” O an, ne kadar özel bir şey yaptığını fark ettim. Kuzey’in dünyasına girmek kolay değildi. Ama beni buraya getirmesi, beni o dünyaya dahil ettiğinin bir işaretiydi. “Teşekkür ederim,” dedim usulca. Kuzey durdu. Bana döndü. Yüzünde alışık olmadığım bir ifade vardı. “Hayal,” dedi yavaşça. “Evet?” Bir adım attı. Kalbim hızlandı. “Beni değiştirdiğini fark ettin mi?” Gözlerim büyüdü. “Nasıl yani?” Kuzey derin bir nefes aldı. Ellerini cebine soktu, sonra vazgeçip çıkardı. “Ben… uzun zamandır böyle hissetmiyordum,” dedi kısık sesle. “Biriyle gerçekten bir şeyler paylaşmayı unutmuştum. Ama sen… sen bana her şeyi hatırlatıyorsun.” Sustum. O kadar içtendi ki… Kuzey Yaman, her zaman güçlü, kontrollü olan adam, şu an karşımdaki en kırılgan haliyle duruyordu. Dudaklarımı ısırdım. “Bu kötü bir şey mi?” Bir anlığına hiçbir şey söylemedi. Sonra başını iki yana salladı. “Hayır,” dedi. “Aksine, hayatta hissettiğim en iyi şey olabilir.” O an, her şey değişti. Bir şey söylemedim. Söylememe gerek yoktu. Çünkü Kuzey eğildi, gözlerini gözlerime kilitledi. Ve beni öptü. Ama bu öpücük öncekilerden farklıydı. Bu, gerçekti. Bu, derindi. Bu, bizdik.