1.Bölüm: "Güneş ve Kara Bulutlar"
Yazar: Elif Yavuz

BÖLÜM "Güneş'in Ardındaki Kara Bulutlar..." O gün çizdiğim resimde tepede güneş parıl parıl parlarken, daha altı yaşındayken üstüme kara bulutların çökeceğini nereden bilebilirdim ki? 20 Şubat 2008 — Çarşamba Kış güneşi sınıfın penceresinden içeri süzülürken, kapının yanındaki soba harlı harlı yanıyor, odanın içini sıcacık bir huzur kaplıyordu. Sıraların üzerine düşen gün ışığı, havadaki toz zerreciklerini altın gibi parlatıyor, çocukların şen sesleriyle birleşerek küçük sınıfı canlı bir dünyaya dönüştürüyordu. Küçük Maral, çizdiği resimden başını kaldırıp bir anlığına pencereden dışarı baktı. Kar, okulun küçük bahçesini adeta bir gelinlik gibi örtmüştü. Gülümsedi. İçini ısıtan o manzarayı birkaç saniye izledikten sonra yeniden önündeki kâğıda döndü. Dışarının aksine, çizdiği resimde en tepede pırıl pırıl bir güneş parlıyordu. Eline aldığı yeşil kalemle ağacın yapraklarını boyarken üzerine bir gölge düştüğünü fark etti. Bir an duraksadı. Küçük kaşları hafifçe çatıldı, sonra merakla başını kaldırdı. Gördüğü simayla birlikte yüzünde kocaman bir gülümseme açtı. Bu yüzü çok iyi tanıyordu. Bu yüz... onun en güvenli yeriydi. Karşısında duran kişi babasıydı. Aynı zamanda en iyi oyun arkadaşı, sırdaşıydı. Hem sınıfta hem de hayatta onun öğretmeniydi. İleri ki yaşamında da bir sürü öğretmeni olacaktı belki ama babası onun en iyi öğretmeni olarak kalacaktı. Muzaffer Soylu. Ama sınıftaki herkes için o sadece bir öğretmendi. Tahtanın başında duran, ders anlatan, çocuklara harfleri ve kelimeleri özveriyle öğreten biri... "Resmin çok güzel olmuş, Maral," dedi babası, elini sıraya koyup kızına doğru biraz daha eğilerek. "Gerçekten beğendin mi baba... ay, şey... öğretmenim..." Muzaffer Bey, kızının bu tatlı şaşkınlığına gülümsedi. Ardından kendini hemen düzeltmesini başını hafifçe sallayarak takdir etti. Henüz altı yaşındaydı ama nerede nasıl konuşması gerektiğini bilen, ince düşünen bir çocuktu. "Çok beğendim," diye karşılık verdi yumuşak bir sesle. Maral aldığı cevapla mutlu oldu. Resmine bir kez daha baktı, sonra yeniden babasına çevirdi gözlerini. Yüzündeki o küçük düşünce bulutu, babasının dikkatinden kaçmadı. "Şey..." dedi çekinerek. "Annem de beğenir değil mi?" Muzaffer Bey'in yüzünde bir anda şefkatli bir ifade belirdi. Diz çökerek kızının hizasına indi. "Beğenmezse çok üzülür müsün?" diye sordu. Maral iri kahverengi gözlerini kocaman açtı. "Tabii üzülürüm. Ben bu resmi ona hediye yapıyorum. Hani bugün onun doğum günü ya..." Babası gülümsedi. Annesinin doğum gününü unutmuş gibi yaparak kaşlarını çattı. "Öyle mi? Ben onu unutmuştum bak, görüyor musun?" Maral çocuklara özgü bir ciddiyetle işaret parmağını babasına doğru salladı. "Ama ayıp yapmışsın..." dedi, sonra biraz daha yaklaşarak fısıldadı: "Yaramaz baba..." Muzaffer Bey kahkaha atmamak için kendini zor tuttu. O da kızını taklit ederek aynı şekilde fısıldadı: "Sence ben öyle bir şey yapar mıyım?" Maral başını hafifçe yana eğdi, masum bir saflıkla baktı. "Yapmaz mısın?" diye sordu. Babası güven veren bir gülümsemeyle başını salladı. "Yapmam." dedi. Bu cevap karşısında Maral'ın yüzü aydınlandı; küçük ellerini sessizce birbirine vurarak onu alkışladı. Muzaffer Bey ardından ayağa kalktı. Sadece Maral'la değil, sınıftaki diğer çocuklarla da ilgilenmesi gerektiğini biliyordu. Çünkü o, en az kızı kadar tüm öğrencilerini de sever, onlara aynı özenle yaklaşırdı. Her birine eşit davranması, içindeki adalet duygusunun ve vicdanının en açık göstergesiydi. Sıraların arasında yavaş adımlarla dolaşmaya başladı. Çocukların heyecanla uzattığı resimleri tek tek inceledi. Her birine içtenlikle gülümsüyor, beğendiği yerleri samimiyetle dile getiriyordu. Düzeltmesi gereken yerleri ise özenle seçtiği kelimelerle, kimseyi kırmadan anlatıyordu. Maral ise yerinde oturmuş, hayranlıkla babasını izliyordu. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Onu izlemek, yaptığı her şeyi görmek hoşuna gidiyordu. Arkadaşlarını kıskanmıyordu; aksine onları çok seviyordu. Onlar da Maral'ı seviyordu. Nihayet zil çalmış, bir gü…