4. Bölüm
Yazar: İpek🩷

Şehrin gökdelenleri, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte altın sarısı bir zırha bürünürken araba Şahsuvar Holding’in ve onun hemen arkasındaki devasa malikanenin özel yoluna doğru saptı. Limandaki o barut, kan ve pas kokan cehennem çoktan arkamızda kalmıştı. Miran, arabayı malikanenin önündeki geniş avluda durdurduğunda motorun o tok sesi kesildi. Bahçedeki düzinelerce koruma, Miran’ın kapısını açmasıyla birlikte anında ceketlerinin önünü ilikleyerek saygıyla eğildi. Ama bu kez bakışları sadece Miran’a değil, onun yanında, sağ koltukta oturan ve belindeki silahla arabadan inen bana kilitlenmişti. Onların gözlerinde gördüğüm şey sadece saygı değil, yeraltı dünyasının yeni kraliçesine duyulan o mutlak itaatti. Miran arabanın önünden geçip yanıma geldi. Elimi kavradığında, parmaklarının arasındaki o sarsılmaz sıcaklık içimdeki son yorgunluk kırıntılarını da sildi. "Evine hoş geldin, İzem Şahsuvar," dedi, sesi o kadar derinden ve sahiplenici geliyordu ki, malikanenin devasa taş duvarlarında yankılandı. "Burası sadece bir ev değil, Miran," dedim, başımı kaldırıp onun o sert, keskin yüz hatlarına bakarak. "Burası bizim birlikte kurduğumuz o yeni krallığın kalesi." Miran’ın dudaklarının kenarı ölümcül bir memnuniyetle kıvrıldı. Beni yönlendirerek malikanenin büyük ahşap kapısından içeriye soktu. İçerisi loş, asil ve tamamen Şahsuvarların o ağır gücünü yansıtan eşyalarla doluydu. Miran, salona geçtiğimizde üzerindeki siyah deri montu çıkarıp koltuğun kenarına fırlattı. Ardından bana döndü, aramızdaki mesafeyi tek bir büyük adımla kapatıp ellerini yeniden belime yerleştirdi. "Dün sabah o bembeyaz gelinliğin içinde, o şerefsizi beklerken ne kadar canının yandığını biliyorum," diye fısıldadı, sesi ilk kez bu kadar çıplak ve itiraf doluydu. "Ama yemin ederim İzem, sana hayatın boyunca o günü unutturacak, seni bu dünyadaki her şeyden daha çok saracak bir aşk sunacağım. Çocukluğumdan beri kalbime gömdüğüm bu yangın, artık ikimizin de sığınağı." Elimi onun göğsüne, kalbinin tam üzerine koydum. "O gün benim için bir sondu Miran, ama seninle başlayan bu karanlık benim en parlak sabahım oldu. Cenk yakalandığından, her şeyini kaybettiğinden habersiz o odada eğlenirken, ben seninle birlikte kendi kaderimi yeniden yazdım." Miran başını eğip dudaklarımı büyük bir tutkuyla, yılların getirdiği o amansız hasretle yeniden mühürlediğinde, dağ evindeki o ilk yakınlaşmanın yangını bu kez tüm şehre hükmeden bir güce dönüşmüştü. Biz artık sadece intikam alan iki insan değildik; biz yeraltı dünyasının kurallarını baştan yazan, birbirinin ruhunda eriyen tek bir güç olmuştum. Arkamızda bıraktığımız o çürümüş şehir, Cenk'in ve babasının tamamen çöken o eski yeraltı ağı artık bizim ayaklarımızın altındaydı. Bembeyaz tüllerle başlayan o kabus, Şahsuvarların o karanlık, tehlikeli ama bir o kadar da tutkulu dünyasında kalbimin tek sahibini bulduğum en görkemli masalla sonlanmıştı. Miran’ın dudakları dudaklarımdan yavaşça ayrıldığında, nefes nefese kalmış bir halde gözlerimi açtım. Alnını tekrar alnıma yasladı. Göğsü hızla inip kalkıyor, kalbinin o vahşi, güçlü ritmi kazağımın üzerinden bile tenime bir mühür gibi vuruyordu. Bu devasa salonun asil sessizliğinde, ikimizin de sık sık alıp verdiği nefes sesleri yankılanıyordu. Yıllarca Cenk'in gölgesinde sakladığı o büyük aşkı, şimdi bu malikanenin her bir köşesine bir daha silinmemek üzere yayılmıştı. "Şimdi," dedi Miran, sesi adeta içimi titreten pes ve koyu bir fısıltıya dönüştü. "Sana çocukluğumdan beri vermek istediğim o asıl sözü tutma vakti, güzelim. Artık kimsenin arkasına saklanmak yok. Kimsenin gölgesinde kalmak yok. Bu şehirdeki herkes, senin kimin karısı olduğunu, kimin kraliçesi olduğunu görecek." Belimdeki ellerini yavaşça indirip sağ elimi kavradı. Parmaklarını parmaklarımın arasından geçirip kenetlediğinde, beni salonun büyük pencerelerine doğru yönlendirdi. Malikanenin yüksek tepesinden bakıldığında, sislerin altındaki o koca şehir ayaklarımızın altındaydı. Gökdelenler, limanlar, caddeler... Dün sabah gel…