3. Bölüm
Yazar: İpek🩷

Miran’ın omuzlarımı son kez güçlü bir şekilde sıkan elleri benden uzaklaştığında, odanın içindeki hava aniden çekilmiş gibi hissettim. O, merdivenlere doğru hızla yönelirken ben çalışma odasının ortasında, elimde o eski fotoğrafla kalakalmıştım. Aşağıdan gelen tok kapı kapanma sesi ve ardından dışarıdaki çakıllı taşların üzerinde yankılanan sert bağrışmalar, fırtınanın artık tamamen koptuğunun habercisiydi. Pencerelerden sızan rüzgarın uğultusuna, birkaç arabanın hırçın motor sesleri karışıyordu. Miran’ın "Yukarıda kal" uyarısı beynimin içinde yankılansa da, damarlarımda akan o yeni, intikam ateşiyle kavrulmuş kan beni yerimde tutmaya yetmiyordu. Cenk kapımıza kadar gelmişti. Beni bir mal gibi geri almaya, o iğrenç yalanlarını yüzüme kusmaya gelmişti. Ve ben yukarıda saklanıp erkeklerin benim için savaşmasını izleyecek o zayıf kadın değildim artık. O kadın, düğün salonunun zemininde gelinliğiyle birlikte can vermişti. Masaya doğru bir adım attım. Miran’ın çekmecesini hızla çektim. İçeride, koyu renk kadife bir kutunun içinde duran yedek siyah silahı gördüğümde kalbim duracak gibi oldu. Hayatımda hiç silah tutmamıştım. Metalin soğukluğu avcuma değdiği an, içimdeki korkunun yerini buz gibi bir kararlılık aldı. Silahı iki elimle kavrayıp emniyet kilidini Miran’ın az önce yaptığı gibi geriye doğru çektim. Çıkan o mekanik klik sesi, benim bu karanlık dünyaya attığım resmi ilk adımdı. Adımlarım benden bağımsız bir şekilde merdivenlere yöneldi. Aşağıya, salonun loş ışığına indiğimde dış kapının arkasındaki büyük camdan dışarısı net bir şekilde görünüyordu. Miran, tek başına, üzerinde sadece siyah gömleğiyle o fırtınalı karanlığın ortasında dikiliyordu. Karşısında ise üç araba dolusu adam ve onların önünde, delirmşçesine el kol hareketleri yapan Cenk vardı. "İzem’i ver dedim sana Miran!" diye kükredi Cenk. Sesi kapalı kapının arkasından bile bir zehir gibi sızıyordu içeriye. "O benim karım! Benimle evlenecekti o! En yakın arkadaşım dediğim adamın arkamdan bu pisliği çevirmesine izin vermem!" Miran tek bir adım bile geri atmadı. Silahını indirmemişti ama ateş de etmiyordu. O heybetli duruşuyla Cenk’in üzerindeki tüm o sahte cesareti eziyordu. "O senin hiçbir şeyin değil, Cenk," dedi Miran. Sesi o kadar güçlüydü ki, dışarıdaki rüzgar bile onun kelimelerini bastıramıyordu. "Sana son kez söylüyorum. Buradan git. Eğer bir adım daha atarsan, bu dağ senin mezarın olur." Cenk arkasındaki adamlara dönüp "Girin içeri, alın o kızı!" diye bağırdığı an, zaman yine benim için durdu. Kapıyı hızla açtım. Gecenin buz gibi fırtınası üzerimdeki siyah kazağı yalayıp geçerken, elimdeki silahı tam Cenk’in göğsünün hizasına doğru doğrulttum. Miran, kapının açılma sesiyle hızla arkasına döndü. Beni elimde silahla, gözlerim öfkeden kararmış bir şekilde gördüğünde o çelikten çehresinde ilk kez gerçek bir korku, beni kaybetme korkusu belirdi. "İzem! İçeri gir!" diye bağırdı Miran, sesi adeta bir emir gibiydi. "Hayır, Miran!" diye haykırdım, gözlerimi bir an bile Cenk’ten ayırmadan. "Bu hesap sadece senin değil. Bu adam benim hayatımı, hayallerimi çaldı. Şimdi o çaldıklarının bedelini ödeme sırası bende." Cenk beni gördüğünde yüzündeki o vahşi öfke bir anlığına dondu. Elindeki silaha, üzerimdeki siyah kıyafetlere ve arkamda duran Miran’ın gölgesine baktı. O narsist kibri, benim onu tamamen sildiğimi gördüğü an ilk kez sarsıldı. "İzem..." diye fısıldadı Cenk, sesi bu kez yalvarır gibiydi. "O adama güvenme. O seni kullanıyor. Benim hatamdı, evet, ama biz düzeltebiliriz. Sen hâlâ bana aitsin, hâlâ benim olduğunu sanıyorsun..." "Ben hiçbir zaman sana ait olmadım, Cenk," dedim, silahı tutan ellerim tek bir milim bile titremeden. "Ben sadece senin o iğrenç yalanlarının kurbanıydım. Ama o kurban dünkü odada öldü. Şimdi karşına çıkan kadının kim olduğunu çok iyi izle." Tam o an, Cenk’in arkasındaki adamlardan biri silahını bana doğru doğrulttu. Miran o hamleyi gördüğü saniyede, kendi canını hiç düşünmeden bir aslan gibi öne atıldı. İlk silah sesi dağ evinin sessizliğin…