KALBE DÜŞEN AMİN

GİRİŞ

Yazar:

KALBE DÜŞEN AMİN – Fatma Kilbas kitap kapağı
KALBE DÜŞEN AMİN – Fatma Kilbas kitap kapağı

KALBE DÜŞEN AMİN GİRİŞ "Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır..." Hayat bazen büyük mucizelerle değişmezdi. Bazen yalnızca telefon ekranında beliren küçücük bir bildirim sesiyle bambaşka bir yola sapardı. İnsan, kaderin hangi satırda kendisini beklediğini bilemezdi. Çünkü kader, gözle görülmeyen; yalnızca yaşandığında fark edilen ilahî bir nakıştı. O gece gökyüzü, yıldızlarını cömertçe yeryüzüne sermişti. Ay, bulutların arasından usulca süzülüyor; rüzgâr, yaz akşamının serinliğini sokaklara taşıyordu. Caddelerdeki kalabalık yavaş yavaş çekilmiş, şehir gündüzün telaşını geride bırakmıştı. Balkonlarda demlenen çayların kokusu, yeni sulanmış toprağın kokusuna karışıyor; minarelerden biraz önce yükselen yatsı ezanının huzuru hâlâ insanların kalplerinde yankılanıyordu. Ben ise odamın penceresinin önünde durmuş, karanlığın içine bakıyordum. Adım Zümra Taş. Bazı insanlar beni sessiz biri olarak tanırdı. Bazıları ise güçlü... Oysa kimse, geceleri yastığıma bıraktığım gözyaşlarını bilmezdi. Kimse, her secdede biraz daha toparlanmaya çalışan kalbimi görmezdi. Çünkü insan en büyük savaşını çoğu zaman kendi içinde verirdi. Ve o savaşın sesini yalnızca Allah duyardı. Odam küçük ama huzurluydu. Kitaplığımın en üst rafında Kur'an-ı Kerim, hemen yanında tefsir ve hadis kitapları duruyordu. Masamın üzerinde açık bırakılmış bir defter, yarım kalan notlar ve kurumuş lavanta dalları vardı. Pencerenin kenarındaki beyaz tül perde, rüzgârın her dokunuşunda hafifçe dalgalanıyor; ay ışığı odanın ahşap zeminine gümüş renkli desenler bırakıyordu. Üzerimde adaçayı yeşili, bol kesimli uzun bir elbise vardı. Krem rengi şalımı omuzlarıma gevşekçe bırakmıştım. Aynaya istemsizce baktım. Ela gözlerim yorgundu. Sanki uzun zamandır uyumayan biri gibi... Ama yorgun olan bedenim değildi. Kalbimdi. Derin bir nefes aldım. Sonra seccademi yeniden serdim. Dizlerimin üzerine çöktüğüm anda dünyanın bütün gürültüsü kapının dışında kaldı. Secdeye vardığımda, içimde günlerdir biriken bütün cümleler tek tek dökülmeye başladı. "Allah'ım... Kalbimi bana emanet etme. Ben onu koruyamıyorum. Sen muhafaza et. Beni, beni Sana yaklaştıracak insanlarla karşılaştır. Beni Senden uzaklaştıracak her şeyden de uzak tut..." Gözlerimden süzülen yaşlar seccadeye düştü. O an bilmiyordum... Aynı dakikalarda, şehrin başka bir köşesinde başka bir dua daha göğe yükseliyordu. Yusuf Akın, balkonunda oturmuş elindeki kitabı kapattı. Gecenin sessizliği ona hep iyi gelirdi. Üzerinde ütülü beyaz bir gömlek, koyu lacivert kumaş pantolon vardı. Siyah saçları rüzgârın etkisiyle hafifçe dağılmış, kahverengiye çalan ela gözleri gökyüzünde asılı duran aya dalmıştı. Masasının üzerindeki çay çoktan soğumuştu. Çünkü bazen insan düşünürken zamanın geçtiğini fark etmezdi. O da o gece uzun uzun düşünüyordu. Ellerini semaya açtı. "Rabbim... Bana Senin razı olacağın bir ömür nasip et. Eğer bir gün kalbime birini yazacaksan... Beni Sana yaklaştıracak bir kulunu yaz." Duasını bitirdiğinde kalbinde tarif edemediği bir huzur vardı. Henüz bilmiyordu. Aynı gökyüzünün altında edilen iki dua... Henüz birbirini tanımayan iki kalbi, görünmeyen bir rahmet bağıyla birbirine yaklaştırmaya başlamıştı. Ve kader... İlk satırını yazmak üzereydi. Ben odamda telefonumu elime aldım. Kur'an kursundaki arkadaşımın adına dokundum. En azından öyle sandım. Parmaklarım klavyede dolaştı. "Selamünaleyküm. Bir şey danışabilir miyim?" Gönder tuşuna bastığım anda hayatımın yönünün değiştiğinden habersizdim. Çünkü bazı hikâyeler, büyük tesadüflerle değil... Masum bir yanlışlıkla başlardı.

Bölümün tamamını WritePad'de oku