9. Bölüm - Truth Half Spoken, Lie Half Believed
Yazar: Solandis

Bölüm görselleri



9.Bölüm - Yarı Söylenen Bir Gerçek, Yarı İnanılan Bir Yalan Hoş geldiniz. Neredeyse 7700 kelime uzunluğunda ve en sevdiğim bölümlerden biri oldu, umarım beğenirsiniz. Oy vermeden geçmeyin lütfen, keyifli okumalar dilerim. ~ Sufle - İçinde Aşk Var “Söylenmeyen her gerçek, inanılan bir yalana dönüşür.” Catherine Elise Sinclair Gece, insanın kaçtığını sandığı her şeyin yeniden karşısına dikildiği o ince saatlere ulaşıp da sessizliğin en ağır hâline büründüğünde düşünceler daha yüksek sesle konuşurdu ve ben ne kadar susturmaya çalışsam da zihnimin içindeki o bitmeyen uğultu, karanlığın içinde daha da belirginleşirdi. Pencerenin önünde durmuş, şehrin uzakta titreyen ışıklarına bakarken aslında hiçbir şeyi görmüyordum; gözlerim dışarıdaydı ama zihnim hâlâ içeride, çıkamadığım o dar alanın içinde dönüp duruyordu. Parmaklarımı camın soğuk yüzeyine değdirdiğimde hissettiğim o keskin temas dahi beni bulunduğum ana geri çağırmaya yetmiyordu. Düşüncelerimin bataklığına çekildiğim sırada kapının tıklatılmasıyla birlikte kendime gelerek omuzlarımda beliren o küçük gerilim dalgasını bastırmak için nefesimi yavaşça içime çektim. “Girin.” Sesim sakindi, tam da olması gerektiği gibi; ne fazla sert ne de davetkâr. Kimin olduğunu sormama ise hiç gerek yoktu. Biliyordum ki bu saatte, bu şekilde sadece o gelirdi. Kapının kapanma sesinin bile odanın içindeki havayı değiştirmesiyle bunun sadece bir konuşma olmayacağını anlamıştım. Sırtım hâlâ pencereye dönükken onun varlığını, yaklaşmasına gerek kalmadan hissedebiliyor, aramızdaki mesafenin ne kadar daraldığını görmeden de anlayabiliyordum; havanın değişiminden, nefes alışının ritminden, varlığının arkamda bıraktığı o baskıdan. İçimde bir şey, dönmem gerektiğini söylüyordu fakat bunu hemen yapmak istemedim. Bekledim, çünkü bazen susmak, söylenecek her şeyden daha fazlasını anlatırdı. Duraksamadan ilerlemesiyle, kararsızlık göstermeyeceğini; adımlarının sertliğiyle, bu konuşmayı yarım bırakmaya niyetinin olmadığını kavrayabiliyordum. “Artık her şeyi anlatmanın vakti geldi, tilki .” Sesi beklediğimden daha sertti. Tıpkı düz, keskin ve geri dönüşü olmayan bir noktayı işaret eder gibi. Sabrının daha kapıdan girerken bile ince bir çizgi hâlinde olduğunu hissettiriyordu. Dudaklarım çok hafifçe kıvrılırken ona hemen bir cevap vermemiştim. Gözlerim camın dışındaki karanlığa takılıyken konuşmamı geciktirdim, çünkü onu bekletmek, sabrını sınamak, bu konuşmanın kontrolünü elimde tutabildiğim tek yerdi. Sessizlik uzadıkça onun sabrının nasıl gerildiğini, nefes alışının nasıl değiştiğini hissetmemek mümkün değildi. Yeterli olduğunu düşünerek yavaşça ona döndüm. “Her şey…” diye mırıldandım, kelimeyi ağzımda tartar gibi. “Ne kadar da geniş bir kavram seçmişsin.” “Sana bir soru sormuştum.” diye karşılık verdiğinde, sesi alçak fakat baskılıydı. “Ve bu sefer kaçamayacağın bir cevap istiyorum.” Omzumu pencereye yaslarken kollarımı göğsümde birleştirdim. Aramızda hâlâ birkaç adımlık mesafe vardı lakin bu mesafe bile içimizde olanları gizlemeye yetmiyordu. Gözlerim doğrudan onunkileri bulduğunda bakışlarında sabırla gerilim arasında sıkışmış bir şey görmüştüm. “Ne sorduğunu hatırlamıyorum.” dedim, sesimi bilerek nötr bir tonda tutarak. Sözlerim üzerine çenesinin istemsizce kasıldığını fark etmemek elde değildi. “Benimle oyun oynama, Catherine.” “Ben mi oyun oynuyorum?” dedim,sakin bir sesle, başımı hafifçe yana eğerken “Yoksa sen mi duymak istediğin yalanı almaya çalışıyorsun?” Bana doğru bir adım atmasıyla aramızdaki mesafe tehlikeli bir şekilde daralmıştı. “Otel odana kimin girdiğini bulduk.” Sözleri göğsüme bir kurşun gibi çarpsa da yüzümdeki tek bir mimiği dahi oynatmadım. Rıza Karayel’in adamını kastettiğini anında anlamıştım fakat bunu ona hissettirmek, kendi ipimi çekmekle eşdeğerdi. “Hangi otel odası?” dedim, alaycı bir rahatlıkla. “Hani şu dün eşyalarımı almak için gittiğimiz ve beni kapısında kaçmayayım diye bir suçlu gibi beklediğin oda mı?” “Rol yapmayı bırak!” dedi, sesi odayı sarsan bir tonda yükselirken.…