Kafeste Bir Kızıl

10. Bölüm - The Deferred Sentence

Yazar:

Kafeste Bir Kızıl – Solandis kitap kapağı
Kafeste Bir Kızıl – Solandis kitap kapağı

Bölüm görselleri

Kafeste Bir Kızıl - 10. Bölüm - The Deferred Sentence bölüm görseli 1
Kafeste Bir Kızıl - 10. Bölüm - The Deferred Sentence bölüm görseli 1
Kafeste Bir Kızıl - 10. Bölüm - The Deferred Sentence bölüm görseli 2
Kafeste Bir Kızıl - 10. Bölüm - The Deferred Sentence bölüm görseli 2
Kafeste Bir Kızıl - 10. Bölüm - The Deferred Sentence bölüm görseli 3
Kafeste Bir Kızıl - 10. Bölüm - The Deferred Sentence bölüm görseli 3

10. Bölüm - Ertelenen Hüküm Hoş geldiniz. Yine uzun bir bölümle (9800 kelime) karşınızdayım, umarım beğenirsiniz. Oy vermeden geçmeyin lütfen, keyifli okumalar dilerim. ~Sezen Aksu - Biliyorsun "Bileğimdeki sıcaklığın, avucumdaki kan kadar gerçek olduğunu fark ettiğim o an anladım ki bazı ihanetlerin bedeli sargı bezleriyle örtülmeyecek kadar derindi." Sarp Arel Karahan Bahçe kapısından içeri adım attığım anda, çocukluğumdan beri yakamı bırakmayan o çiğ ve boğucu ağırlık yeniden omuzlarıma çökmüştü. Bu yer bana hiçbir zaman bir yuva gibi hissettirmemişti. Gösterişli, kusursuz ve ürkütücü… İnsanların dışarıdan baktığında yalnızca sarsılmaz bir güç, boyun eğdiren bir hanedan görmesi için yükseltilmiş taştan bir kaleydi fakat ben ne vakit bu yüksek demir kapılardan geçsem, içimde uyanan ilk dürtü o iktidara yaslanmak değil; tam aksine, üzerime devrilen bu ağır baskının altında ezilmemek adına gardımı almak olurdu. Belki de güvensizliğimin sebebi yüksek tavanlar ya da soğuk mermerler değil; içeride, loş bir ışığın altında nefes alan adamın gölgesiydi. Merdivenleri ağır, temkinli adımlarla tırmanırken avucumun içindeki taşınabilir belleğin sert köşelerini istemsizce sıktım. Sıradan, hafif, birkaç santimlik siyah bir plastik parçasıydı lakin şu an taşıdığı bilgi yükü bir insanın ömrünün sınırlarını çizecek kadar ağırdı. Catherine’in gece boyu bana anlattığı o kırık dökük hikâye doğruysa ekrandaki silik kareler onun bu girdaptan sağ çıkmasını sağlayabilirdi. Ya bir kurgudan ibaretse? Zihnimde beliren ihtimali henüz doğmadan acımasızca infaz etmiştim. Kendime yalan söyleyecek değildim, ben Catherine’i aklamaya çalışmıyordum; sadece gerçeğin peşindeydim. En azından kendime bulabildiğim kusursuz kılıf buydu. Bir kadın için değil, kendi zihnimin mutlak kontrolü için buradaydım lakin inkar edemediğim bir şey vardı: O kadın bir şeyler saklıyordu. Gözlerinin ardında, kimseyi yaklaştırmadığı kilitli bir cehennem büyütüyordu ve ben o cehennemin kapısını çalmaktan garip, zehirli bir zevk alır hâle gelmiştim. Eğer babam benden önce davranıp onun boynuna idam ipini geçirirse o kapalı kapıların ardındaki yangını asla öğrenemezdim. Asıl mesele bir hayatı bağışlamak değil, o sırrın tek sahibi olmaktı; kendime tekrar ettiğim kanun buydu. Hakan Karahan’ın karşısında dururken bir kadının masumiyetine sığınamazdım; babam merhamete değil, yalnızca doğrulanabilir verilere inanırdı. Ben ise… Ben neye inandığımı artık kendime bile itiraf edemiyordum. Avucumun içinde tuttuğum plastik parçası olabildiğine soğukken zihnimde hâlâ o narin saçların kokusu, uykusunun üzerini örttüğüm ceketimin sıcaklığı duruyordu. Kendimi bir celladın soğukkanlılığına zorlarken içimde bir yerlerde o kadının nefesini korumak için çırpınan yabancı bir adamın varlığıyla savaşıyordum. Ve ne yazıktır ki böylesine bir iç savaş, babamın bana doğrultacağı her türlü silahtan çok daha tehlikeliydi. Çalışma odasının masif meşe kapısının önünde durduğumda, ahşabın cilasından sızan tanıdık koku ciğerlerimi doldururken; kendimi bildim bileli bu eşikte beliren o gayriihtiyari, askeri disiplin hissi omurgamı bir kılıç gibi dikleştirmişti. Bu odanın içinde merhametin değil, sadece mutlak hesapların hükmü geçerdi. Burada her kelime bir satranç taşı gibi tartılmalı, her nefes milimetrik bir hesapla ciğerlere çekilmeliydi. Çünkü Hakan Karahan yalnızca bu imparatorluğun reisi değil; hayatım boyunca karşısında tam anlamıyla galip gelemediğim tek adamdı. Ona karşı ilk defa göğsümde başka birinin yüküyle, adı konmamış bir zaafın gölgesiyle duruyordum ve bu eşik, bugüne kadar bastığım en kaygan zemindi. Kapıyı iki kez, tok bir ritimle vurdum. İçeriden gelen o derin, pürüzsüz ve buyurgan ses tereddüde en ufak bir pay bırakmamıştı. “Gir.” İçeri adım attığımda babam masasının arkasında, yeşil abajurlu masa lambasının yaydığı loş ışığın tam sınırında oturuyordu. Odanın geri kalanı koyu gölgelere teslim edilmişti, tam da onun zihni gibi. Önünde açık duran kalın holding dosyalarına, imzalanmayı bekleyen onca…

Bölümün tamamını WritePad'de oku