Füsun'a Sevgilerimle
Yazar: Efe Yenen

Bölüm 1 Kadıköy’ün ara sokaklarında "nam" dediğiniz şey, bir insanın üzerine giydiği gömlekten daha çabuk kirlenir. Benimki, daha yirmi üçümde, kan ve barut kokusuyla harmanlanıp üzerime mühürlendi. Aynaya baktığımda gördüğüm çocuk, artık o eski mahalle maçlarının neşeli ve belasız çocuğu değil; ütü izi bıçak gibi keskin adam,sonunu düşünmeyen, parçalamış, dışarı taşmış bir huzursuzluk hâli. Avukat telefon açtığında saat geç bir vakitti. "Vukuat var," dedi o soğuk, pürüzsüz sesiyle. "Kadıköy’deki mevzuu mahkemeye sıçrar, Kulaksız’ın adamları ifadesini değiştirmiş." Telefonu kapattım. Masanın üzerinde, gazete kağıdına sarılmış bayat bir gevrek ve yanındaki paketten aldığım son Marlboro duruyordu. Ceketimi omzuma attım. Bu ceket, bizim mahallede "başarının" üniformasıdır; temiz görünürsün, parayı bulmuşsun gibi davranırsın. Ama altında, beline soktuğun o soğuk metalin ağırlığı, gömleğin kumaşını aşağı çeker. Sokak, bizden sadakatten önce sessizlik beklerdi; biz de sustuk. Kadıköy’de yeşili görünce yeşili çıkartan bir yaşam tarzı bu. Dalga dümen işler, birbirini kovalayan hesaplar, gözünü daldan budaktan esirgemeyen ama gün sonunda kime ait olduğunu bilemediğin bir hayat. Bir gün saray gibi büyük bir şirketin kapısında, diğer gün "kulaksız" lakaplı serserinin yer altı kumarhanesinde iş bitirirsin. Sokağın kendi yasası vardır: İnsan ya av olur ya avcı.Bizim av olmadığımız kesindi. "Nereye?" diye sordu merdivenleri silen abla,ben aşağı inerken. "İş," dedim. İş, her şeyin cevabıydı. İş, benim sokağa attığım her adımın, aldığım her nefesin pasaportuydu. O ceketi giyip sokağa doğru yola çıktığımda, aslında bir "iş"ten diğerine zıplıyordum. Füsun’un evi, bu kirli gerçekçiliğin, bu sokak hayatının tek tezatıydı. Dışarıda mafyavari bir düzenin çarkları arasında ezilirken, orada, sadece bir "an"a sığınıyordum. Sokak, bana bir kimlik verdi ama onu kullanmamı da yasakladı. "Namı olan adam" olmak, aslında kendini öldürmeye başlamaktı. Herkes seni konuşur, herkes senden korkar ama kimse senin gece yatağında kıvrandığını bilmez. Gazete kağıdından örtülmüş masada kahvaltı ederken bile, masanın altına uzanıp kabzayı kontrol etmek refleks haline gelmiştir. Ben buyum; bir yanım Kadıköy’ün çamurlu sokaklarında, diğer yanım Cihangir’in loş, rüzgârlı pencerelerinde. Füsun’un kapısını çaldığımda üzerimdeki o ceket, aslında bütün o vukuatların, avukatların, barut kokusunun tek sığınağına; hayaletlerin arasına giriş biletimdi. Ama o kapı açıldığında, artık namlı bir serseri değildim. Sadece, eski aşkını özleyen, o eski aşkın gölgesinde soluk aldığını zanneden yaralı bir adamdım. Bölüm 2 Avukatın verdiği adres, Kalamış’ta, tabelası olmayan o kiralık ofislerden biriydi. İçerisi ağır bir tütün kokusuyla, bir de korkuyla sinmişti. İçeri girdiğimde, masanın arkasında oturan adamın yüzündeki o "ben bu işten yırtarım" gülümsemesi, ceketimin içindeki o tanıdık ağırlığı hissedince solup gitti. Ceket, burası için fazla temizdi ama üzerimdeki lekeyi ancak bu kadar parlak bir şey örtebilirdi. "Otur," dedim. Sadece bir kez. Adam boğazını temizledi, konuşmaya yeltendi ama gözlerime baktığında duraksadı. Sokakta namı olan adamın bakışı, sadece bir tehdit değil, bir infaz kararı gibidir. Uzun uzun anlatmazsın; bir kere söylersin, anlamasını beklersin. Şayet anlamazsa, o zaman "iş" başlar. "Kulaksız’ın hesabını yanlış kapatmışsın," dedim. Sesi soğuk ve dümdüz bir tonda tuttum. Sesimde ne bir öfke ne de bir heyecan vardı. "Kendi cebininizi doldurmak için bizim adımızı mı harcayacaksınız. Bu,para meselesi olmaktan çıkar,söyle ona adamları doğru düzgün ifade versin." Adam masaya uzandı, "Bak, yanlış anladın, hallederiz..." diye saçmalamaya başladı. Kelimelerini kestim. Sözünü bitirmesine izin vermek, zayıflıktır. "Hallederiz, kelimesi ölü insanlar içindir. Sen ölü değilsin, ama ölebilirsin, yarın sabaha canlı çıkmak istiyorsan, Kulaksız'a söyle ayağını denk alsın, adamlarını uyarsın,ifadelerini düzeltsinler." Öne doğru eğildim. Masanın üzerine, belimden çıkardığım kabzayı…