2. Bölüm
Yazar: Beril Gönder

Arel Soydan: Yanımda sütun gibi dikilip "Yok bu olmamış, yok bu gitmemiş, yok bu renk seni boğmuş" diye başımın etini yiyen iki arkadaşım yüzünden bir saati aşkın süredir üzerime uygun bir şey giyememiştim. "Ya sana yeşil gitmez diyorum, sen hâlâ inatla hâkiyi kurcalıyorsun!" Ediz’in araya girmesiyle derin bir iç çekip Sencer’e baktım. "Haklı valla," dedi Sencer, elindeki kahve bardağını masaya bırakırken. "Hiç bize öyle dik dik bakma, sıradan bir iş yemeğine gitmiyoruz." Pes edercesine elimdeki ceketi geri dolaba astım. Ediz, elim düz siyah başka bir takıma ilerlettiğimde modadan zerre anlamadığımı düşünmüş olacak ki sinir bozucu bir şekilde cıkcıkladı. Arkamdan dolanıp omuzlarımdan tuttuğu gibi beni boy aynasının önüne sürükledi ve aynadaki yansımama ters bir bakış attı. "Hele o saçın..." Sencerin dudaklarından kaçamak bir kıkırtı yükseldiğinde hızla ona döndüm. "Ne varmış saçımda?" "Gıcık Rus genlerin diyorum, yine fazla mesafeli ve inatçı duruyorlar," dedi Ediz onun yerine cevap vererek. İkisinin bu ortak tespiti bir anlığına kendimi tutamayıp kahkaha atmama neden oldu. Ama onlar bana öyle yargılayıcı, adeta ruhumu delen bakışlarla karşılık verdiler ki gülüşüm yüzümde dondu. Gerçek anlamda sabrımı deniyorlardı. "Şimdi sen cahilsin canım, anlamazsın," dedi Ediz, sesindeki o yarı İtalyan aristokrat tonuyla. " Defileler sadece koleksiyonların sergilendiği yerler değildir. Kendi tarzını, ruhunu da ortaya koyduğun arenalardır. " Dolabımın derinliklerine dalarak mavi desenli uzun bir şal, şık bir kravat tokası ve krem rengi bir takım elbise çıkardı. Şalı bana doğru sallarken parmağını uyarırcasına kaldırdı: "Şalı sakın kendin bağlamaya kalkma! O sanatı bana bırak." Aynı anda ikisinin de yüzünün ortasına birer yumruk indirmek ile sakin kalmaya çalışmak arasında gidip geliyordum. Hiçbir şey demeden kıyafetleri kucaklayıp ebeveyn banyosuna geçtim ve kapıyı arkamdan kapattım. "Umarım," diye bağırdım içeriden üzerimi değiştirirken. "Bu son deneme olur, Мерзавцы !" "Şurada iki dakika düzgün giydirmeye çalışıyoruz, hemen Rusça konuşma!" diye uzaktan Sencer'in sesi geldi. İçeride birkaç Rusça hakareti ardı ardına sıralarken üzerimi tamamen giyinip derin bir nefes aldım. Aynaya bakıp üstümü başımı düzelttikten sonra kapıyı açıp dışarı çıktım. "Son karar bu yani? Bakın, emin miyiz?" diye sordum, ceketimin kollarını düzelterek. "Limuzin kapıda bekliyor, bindiğimiz an geri dönüşü yok." Saat şu anda 21.20’ydi. Davetiyede yazan saate göre kırmızı halıda yürümemize tam 30 dakika kalmıştı. Evet, yanlış duymadınız Lidya'yı sinir etmek için geç kalmam dediğim o kırmızı halıya resmen ramak kalmıştı. Ediz, gözlerinde gururlu bir parıltıyla yaklaştı ve şalı omuzlarıma yerleştirmeye başladı. "Bak, şu an açıklayamayacağım bazı sebeplerden ve Lidya’yı senden çok daha iyi tanımamdan dolayı söylüyorum... Bu pelerin hissi veren şalı şöyle arkaya doğru dökümlü bırakman çok daha asil duracak." "Peki peki, nasıl derseniz," çokta sert olmayan bir omuz attım. "Öyleyse gidelim mi beyler?" ☆ ★ ✮ ★ ☆ Peki.. peki. Kabul etmeliydim. İnsanların Lidya için neden bu kadar delirdiklerini biraz anlayabiliyordum. Çünkü herhangi bir insan bile baksa onun kırmızı halıda yürümek için yaratıldığını fark edebilirdi. Ben gibi yani. Ediz ve Sencer sanki ergenlermişiz gibi beni ittirerek uğraştıkların da ağzıma gelen birkaç kelimeyi geri yutkundum. Sakin ol Arsel, içimden on bin kez geçmemişim gibi tekrarladım yine. Her şey yolunda. Ellerimin içi terlemişti. Ve her bir an tekrar ve tekrar bu oluyordu. Ellerimin terlemesinden nefret ederdim. Gerçek anlamda bir tiksinti duyardım bundan. Sırf inat olsun diye buna katlanmayı kabul ettiğimeyse şimdiden bin pişman olmuştum. Üstelik kırmızı halıda röportaj sırası bana yaklaştıkça bu daha da artıyordu. Niye mi? İlk olarak Lidya ile yan yana olacaktım. İkinci olarak temas sevmezdim ama paparazziler el bele kol kola pozlar isteyip duruyordu. Üçüncü olarak Lidya ile yan yana olmak gerekiyordu. Evet üç sebepten ikisi o kızın b…