4.Bölüm:Gömülem Geçmiş
Yazar: Vespera

2005 Ameliyathanenin o devasa, çift kanatlı kapısı üzerime kapandığında içerideki her şey bir anda buz kesti. Tavandaki devasa yuvarlak lambalar gözlerimi kamaştırırken, etrafımı saran yeşil önlüklü maskeli insanlar bana yabancı bir dünyaya aitmiş gibi göründü. Koluma takılan serumun soğukluğu damarlarıma yayılırken, yüzüme yerleştirilen o plastik maskeden derin nefesler almamı söylediler. Göz kapaklarım ağırlaşmadan hemen önce zihnimde sadece babamın koridorda el sallayan o yorgun çehresi ve "Ben tam burada, kapının önünde seni bekliyor olacağım," diyen o güven veren sesi vardı. Ne kadar zaman geçtiğini, o soğuk odada kalbimin ve akciğerlerimin nasıl bir savaştan çıktığını bilmiyordum. Gözlerimi yeniden araladığımda, artık ameliyathanede değildim. Burası loş, etraftan bip seslerinin yükseldiği bir odaydı. Göğsümde hafif bir sızı vardı ama en önemlisi, yıllardır beni boğan o ağır taş gitmişti. İlk defa, ciğerlerime kadar dolan o temiz ve derin nefesi hissettim. "Uyandı... İnci, bak kızımız gözlerini açtı," dedi bir ses. Başımı hafifçe yana çevirdiğimde annemin gözü yaşlı ama rahatlamış yüzünü gördüm. Hemen arkasında ise babam duruyordu. Ameliyata girmeden önceki o çökmüş, gergin halinden eser kalmamıştı. Yüzünde, ömrü boyunca taşıdığı tüm yüklerden tek bir anda kurtulmuş gibi hafif, buruk ama derin bir huzur vardı. Yanıma yaklaşıp eğildi, buz gibi olmuş alnıma sıcak dudaklarını bastırdı. "Geçti güzel kızım," diye fısıldadı babam. Sesi bu kez titsemiyordu, tam aksine çok güçlüydü. "Bak, sözümü tuttum. Buradayım, başındayım. Artık nefesin hiç kesilmeyecek." "Baba..." dedim, sesim bir fısıltıdan farksızdı ama göğsümün sıkışmadığını fark etmek beni ağlatacak kadar mutlu etmişti. "Çok güzel nefes alıyorum." Annem elimi tutup kalbinin üzerine bastırırken, babam başını kaldırıp odanın penceresinden dışarıya, İstanbul’un yağmurlu sokaklarına baktı. O parayı kimden, nasıl bir şartla aldığını, o borcun altına girerken aslında kendi geleceğini nasıl feda ettiğini hâlâ saklıyordu. Ama o an, benim o rahat nefesimi duymak onun için dünyadaki her şeye değerdi. O parayı getiren ellerin, o sarsılmaz ve acımasız kuralların sahibi olan ailenin bizi gölge gibi takip edeceğini bilmeden, o küçük hastane odasında sadece iyileşmiş olmanın mutluluğuna sığınmıştık. Tamam, o zaman başı daha akıcı, daha “sahneye girer gibi” ve senin tarzına uygun hale getirip komple tek parça yaptım. Diyaloglar var ama boğmuyor, betimleme de var, ritim daha dengeli: Ankara / 2026 — Günümüz Asaf Bey’in odasından çıktığımda koridorun o tanıdık hastane kokusu bir anda yüzüme çarptı; dezenfektan, metal ve yorgunluk… Hepsi birbirine karışmıştı. Kapıyı usulca kapatıp elimdeki dosyayı göğsüme doğru çektiğimde birkaç saniye olduğum yerde kaldım. Koridor her zamanki gibi yaşıyordu. Bir sedye hızla geçiyor, tekerleklerin sesi duvarlarda yankılanıyor; hemşireler birbirine kısa, kesik cümlelerle bir şeyler söylüyordu. Bir köşede hasta yakını ellerini sıkmış, sanki gelecek tek bir cümleyle nefes alacakmış gibi bekliyordu. Bu yerin en tuhaf yanı buydu; aynı anda hem çöküşü hem de devam etmeyi izlemek zorunda kalıyordun. Dosyayı sekreterliğe bırakıp önlüğümün cebine uzandım. Telefonum titriyordu. Ekranda “Anne” yazısını görünce bir an duraksadım, sonra çıkışa doğru yürürken aradım. “Çıktın mı hastaneden kızım?” dedi açar açmaz. “Daha çıkamadım anne, birkaç işim kaldı.” “Yine geç saatlere bırakma.” “Bırakmıyorum.” Kısa bir sessizlik oldu. Annem devam etti. “Bir şeyler yedin mi?” “Yerim.” “Rüya…” “Anne.” “Sadece dikkat et.” Sesindeki o yumuşak ama sıkı ton içimi hafifçe burktu. “Tamam.” “Akşam ararım.” “Tamam anne.” Telefon kapandığında ekrana birkaç saniye baktım. Sonra cebime geri koydum. Annemle konuşmalarımız hep böyleydi; fazla uzun değil ama içi ağırdı. Sanki her kelimenin içinde “kendini unutma” gizliydi. Çıkışa doğru yürürken omuzlarımdaki yorgunluk daha net hissedilir hale geldi. Sanki bütün gece değil de bütün bir hafta omzumdaymış gibi… “Rüya!” Tanıdık sesle başımı çevirdim.…