1.Bölüm
Yazar: LioraSelas

O akşam restoran nefes alacak yer bırakmayacak kadar doluydu. Kristal avizelerden süzülen ışık gözlerimi kamaştırıyor, taşıdığım her tepside kalbim göğsüme biraz daha sert çarpıyordu. Sanki o tabaklardan biri elimden kayıp düşse, yalnızca porselen değil, bütün hayatım paramparça olacakmış gibi hissediyordum. Çünkü burası öyle pahalı bir restorandı ki, kırılacak en küçük tabak bile üç dört aylık emeğime denk geliyordu. Ankara'nın en gösterişli restoranlarından biriydi burası; masalarda oturanlarınsa ortak bir yanı vardı: Hepsi ya milyonerdi ya da milyarder. Ünlü film yıldızları, iş adamları, şarkıcılar ve daha niceleri bu restorana hayrandı. Gösterişli dekorasyonu, parıltılı masaları, kusursuz görünen düzeniyle dışarıdan bakıldığında büyüleyiciydi; bu konuda hakkını inkâr edemem. Ama mutfağın arkasında bambaşka bir dünya vardı. Şefler, yöneticiler, müdürler... Kısacası yüksek mevkide olan herkes, bizleri görmezden gelinen ayrıntılar gibi küçümserdi. İnsan değil de kusursuz çalışması beklenen makineler gibiydik; Yorgunluğumuzun, korkularımızın, titreyen ellerimizin hiçbir önemi yoktu; tek beklenti, sessizce ve kusursuzca çalışmamızdı. Verdikleri maaş, bize reva görülen işkenceyle kıyaslandığında fazlasıyla yetersizdi. Yine de kimse sesini çıkaramıyordu; çünkü başka yerlere göre "yüksek" sayılan bir ücret ödüyorlardı. Bu para, susturmak için yeterliydi. Çoğumuzun o paraya ihtiyacı vardı ve ihtiyaç, insanın sesini en hızlı boğan şeydi. Bu yüzden itirazlar içimize gömülüyor, öfke sessizliğe dönüşüyordu. Ben de onlardan biriydim. Her şey abimin yaptığı büyük bir hatayla başladı. Bir dükkân açma hayali uğruna, bizden habersiz tefecilerden üç yüz bin dolarlık bir borcun altına girmişti. Güvendiği bir arkadaşıyla ortaklık kuracağını sanmıştı ama o adam, parayı alıp ortadan kayboldu. Gerçek ortaya çıktığında tefeciler durumu öğrendi ve borcu abimden talep ettiler. O an, abimin yüzündeki ifadeyi hiç unutamam. Ne yapacağını bilmiyordu; içine sürüklendiği bataklıktan nasıl çıkacağını düşünüyor, her geçen saniye biraz daha çaresizleşiyordu. Kaçacak yeri yoktu, zamanı da. Adamlarla en sonunda bir anlaşmaya vardık. Her ay düzenli ödeme yapmayı kabul ettiler; fakat bir şartla: Borç üç ay içinde kapanmazsa evimize el koyacaklardı. Bu yüzden abimle birlikte durmaksızın çalışmaya başladık. Günler birbirine karışıyor, yorgunluk nefes almamıza bile izin vermiyordu. Yine de ne kadar çabalasak da içimde kemirici bir his vardı. Bana kalırsa, bu borcu o kadar kısa sürede ödeyebilmemiz neredeyse imkânsızdı. İçime çöken sıkıntıyla elimdeki tepsiye baktım. Masaların arasından geçerken başımı eğiyor, kimseyi rahatsız etmemeye çalışıyordum. Elimdekileri olması gereken kişilere dağıttığımda ise bazıları, sanki beni küçümser gibi, bahşişi tepsime fırlatıyordu. Ben ise hiçbir şey olmamış gibi, nazik bir şekilde teşekkür ediyordum. Ailem... borçlar... Hepsi omuzlarıma çökmüştü. Ve ben, yalnızca bu restoranda birkaç ay daha dayanabilirsem, belki hepimiz biraz nefes alabilirdik. Bu üç ay içinde borcun en azından yarısını ödeyebilirsek, belki...sadece belki...bize üç ay daha izin verirlerdi. Tutunduğum tek ihtimal buydu. Tam o sırada şefin sesi yine salonun içini yırttı: "Asena! Masaya kırmızı şarap götür, çabuk!" Derin bir nefes aldım, sakin kalmaya çalışarak masaya kırmızı şarap doldurmaya başladım. "Tamam şef," dedim kısık bir sesle. Kimseye belli etmemeye çalışıyordum ama ellerim titriyordu. Fazlasıyla yorulmuştum; bedenim artık sınırlarına dayanmış, daha fazlasını taşıyamayacak hâle gelmişti. Masaya yaklaşırken bakışlarımı karşı tarafa çevirdim ve onu gördüm. Yüzü o kadar soğuktu ki, gözleri bile konuşmuyordu; hiçbir duygu okunmuyordu. Koyu renk takım elbisesi, kusursuz taranmış saçları, sakin duruşu... hepsi onu hemen tanımam için yeterliydi. Pamir Sancakoğulları. Dergilerde görmüştüm onu: "Harikalar Yaratan Adam, Kusursuzluk Kralı ve Dünyanın Modasına Yön Veren Adam..." Moda dünyasında herkesin konuştuğu biriydi. Ama canlı canlı karşıma çıkınca... bilmiyor…