31.Bölüm
Yazar: LioraSelas

Yumurtaları tam kıvamında haşlayıp kabuklarını zarlarına zarar vermeden, dikkatlice soydum. Beyaz porselen tabağa yan yana yerleştirirken her şeyi ne kadar özenle hazırladığımı fark edip içten içe memnun oldum. Masayı adeta bir tuval gibi işlemeye başladım. Yanına ince ince dilimlenmiş çıtır salatalıkları, üzerlerine sızma zeytinyağı gezdirdiğim tarla domateslerini sıraladım. Kekik ve pull biberle harmanlanmış yeşil zeytinler, hafifçe çiseleyen su damlalarıyla parıldayan taze rokayla maydanozlar ve tam yağlı, köşeli kesilmiş beyaz peynir kalıbı da yerini alınca masa tam bir renk cümbüşüne dönüştü. Kenara koyduğum taze demlenmiş çayın kokusu mutfağı sarmıştı. Her şey oldukça düzenli, taze ve sağlıklı görünüyordu… ama yine de durup kaşlarımı hafifçe çattım. Acaba bu adam bunlarla doyar mıydı? Koskoca holding sahibi, o cüsseli adamın önüne bunu koyacaktım. Masadan bir adım geri çekilip yarattığım esere şöyle bir baktım. İçimden istemsizce, tamamen kendi kendime söylenerek bir düşünce geçti: "Bu ne böyle… Resmen otlanacak." Tam arkamı dönmüştüm ki kapının açılma sesiyle irkildim. Başımı çevirdiğimde Pamir Bey’le göz göze geldim. Üzerindeki siyah takım elbise, onu her zamankinden daha sert ve ulaşılmaz gösteriyordu. Bir anlığına bakışları üzerimde sabitlendi; beni kısa bir süreliğine baştan aşağıya süzdü. Kalbim sebepsiz yere biraz hızlandı... Hiçbir şey söylemeden sandalyeyi çekip oturdu. Ama gözlerini benden ayırmadı. Bu bakışlar, alışık olduğum türden değildi… daha yoğundu, daha dikkatliydi, daha içtendi. Ben de toparlanmak istercesine hemen defteri elime aldım. Günlük programı anlatmaya başlayacaktım ki birden sandalyeyi bana doğru çekti. Aramızdaki mesafe beklediğimden çok daha kısa kalmıştı. "Hadi gel Asena, birlikte yiyelim." Masaya baktığımda, yüzüme buruk, zoraki bir gülümseme yerleşti. Eskiden... O karanlık, sonu gelmez günlerde, sürekli çalıştığım için yemek yemeye bile vakit bulamazdım. Zamanla bünyem de bu açlığa, bu koşturmacaya alışmıştı; artık kolay kolay yemek kabul etmiyordu. Midem, sanki o günlerin stresini hafızasına kazımış gibi kasılıyordu. Kendime ayıracak tek bir saniyem, aynaya bakacak bir anım bile yoktu. Hayatım iki duvar arasına sıkışmıştı: Çalıştığım masanın üzeri ve hastane koridorları. Çünkü her şeyden önce, her şeyden ve herkesten önce Aras'ın sağlığı geliyordu. Onun o küçük bedenini ayakta tutabilmek için gereken o ateş pahası ilaçlar, bitmek bilmeyen tedavi masrafları... Hepsini tek başıma karşılamak zorundaydım. Evde çalışan, eve ekmek getiren tek kişi bendim ve bir ailenin tüm yaşam yükü, henüz gencecik olan benim omuzlarımdaydı. Geceleri herkes uyurken, ben masanın başında gözlerim kan çanağına dönene kadar çizim yapardım. Bazen bir fincan soğumuş kahveyle sabahlar, açlığımı unutsam da Aras'ın ilaç saatini bir dakika bile geciktirmezdim. O günlerde lüks olan tek şey zamandı ve benim zamana feda edecek bir öğünüm bile yoktu. Geçmişten kalan alışkanlıklar… İnsan ne kadar büyüdüğünü sanırsa sansın, ne kadar uzağa kaçmaya çalışırsa çalışsın, o günlerin gölgesi peşini asla bırakmıyordu. Bugün önümde duran bu zengin masa bile, bana sadece o günlerin yokluğunu ve açlığını hatırlatıyordu. Masaya tekrar baktım. Önümde duran tabak, sanki bana ait değilmiş gibi yabancı geliyordu. Yavaşça sandalyeyi öne doğru itip ayağa kalktım. "Ben aç değilim efendim. Siz yerken ben de programdan bahsedeyim," dedim. Tek kaşını kaldırarak bana baktı. Ardından ayağa kalktı. Ben de peşinden gitmek üzere bir adım atmıştım ki aniden durdu. Ne olduğunu anlayamadan yüzüm sırtına çarptı. "Ah!" diye inledim. Burnum… resmen gitmişti! Gözlerim dolarken geri çekildim. "Peşimden gelmene gerek yok, Asena," dedi sakin ama otoriter bir sesle. "Lütfen masaya otur ve tüm programımı iptal et." Kısa bir duraksamanın ardından yavaşça ekledi: 'Çünkü bugün fabrikaya gideceğiz. Uzun zamandır imalathaneye uğramadım… Bakalım neler yapıyorlar..." Elimdeki kalem yere düştüğünde, istemsizce itiraz etmeye başladım. "Ama efendim, sürekli progra…