Bölüm 1
Yazar: Eylül Çelik

Yaşıtlarım dışarıda hayatın, gençliğin ve özgürlüğün tadını çıkarıp pervasızca gezip tozarken, ben yine o bitmek bilmeyen market raflarının önündeydim. Elimdeki paketleri milimetrik bir düzenle raflara dizerken içimden sabır dileniyordum. Evet, geçimimi sağlamak için işim buydu, kabullenmiştim; ama her insanın olduğu gibi dinlenmek benim de en doğal hakkımdı. Yine de bu gri ve sıkıcı tablonun içinde beni teselli eden tek bir detay vardı. Bu amansız işkenceyi tek başıma çekmiyordum; hemen iki raf arkamda, benzer homurtularla kolileri açan en yakın arkadaşım Selin de tam olarak benimle aynı kaderi paylaşıyordu. Buğday teni, koyu kahverengi saçları ve o saçlarla birebir aynı tonda olan sıcak gözleriyle aslında çok güzel bir kızdı. Üstelik kusursuz denebilecek fiziğiyle çok daha farklı yerlerde olabilecekken, o da tüm bu potansiyelini market raflarının arasında, tozlu kolilerin önünde tüketiyordu. Kendi önümdeki kolileri nihayet bitirip yorgun adımlarla onun reyonuna geçtim. Selin’e şöyle bir baktığımda, önünde hâlâ el değmemiş iki koli gıda ürünü durduğunu gördüm. İçgüdüsel bir bıkkınlıkla homurdandım. Şaşırmamıştım, çünkü Selin sürekli böyle yapıyordu; işleri ağırdan almak onun alametifarikasıydı. "Hâlâ bitirmedin mi?" dedim sesimdeki bıkkınlığı hiç gizleme gereği duymadan. Adımlarımı ona doğru yönlendirirken içimden, bir kaplumbağanın bile şu an Selin’den daha hızlı hareket edebileceğini düşünüyordum. Selin benim bu huysuz ses tonumu çok iyi biliyordu, artık tamamen alışmıştı. Hiç istifini bozmadan elimdeki gıda paketini rafa yerleştirdi ve ağır ağır bana döndü. Gözlerini hafifçe kısarak, "Bana bak," dedi sahte bir sitemle, "ben yavaş falan değilim, tamam mı? Sen aşırı hızlısın." Bu savunması üzerine ikimiz de daha fazla ciddi kalamadık ve ortamdaki o yorgun havayı dağıtan birer kahkaha patlattık. Yanımızdan reyonları inceleyen birkaç müşteri geçerken Selin aniden sesini alçalttı ve adeta sinsi bir kedi gibi kulağıma doğru yaklaştı. Markette kimse neyden bahsettiğimizi anlamasın diye dedikodusunu yaptığımız kişilere özel lakaplar takmıştık ve bu bizim en büyük eğlencemizdi. Selin, gözlerini reyonun çıkışına doğru dikip fısıldadı: "Şu hani bizim Fındık Boy varya... Sinir Küpü ile birlikte olduğu söyleniyor! Sürekli ikisini yan yana, çok samimi görüyorlarmış. Ay anlamıyorum, Fındık Boy baka baka o yaşlı Sinir Küpü’ne mi baktı gerçekten? Gerçi adam yaşlı maşlı ama sonuçta iyi parası var, turnayı gözünden vurdu herhalde." Bahsettiği Fındık Boy, bizimle aynı markette çalışan Neslihan adında bir kızdı. Lakabından da anlaşılacağı üzere, minyon tipli, çıtı pıtı ve gerçekten çok tatlı bir kızdı. Sinir Küpü ise tüm çalışanların kök söktüren market müdürümüzden başkası değildi. Evet, adam hem yaşlı hem de çekilmez derecede sinirliydi; ama bu zincir marketler sayesinde kelimenin tam anlamıyla paraya para demiyordu. Biz hâlâ reyon arkasında fısıl fısıl dedikodunun dibine vururken, aniden her şeyi kanıtlayan o an yaşandı. Sadece personellerin girebildiği, o gözlerden uzak arka kapı yavaşça açıldı ve içeriden önce Fındık Boy, hemen ardından da Sinir Küpü çıktı. İkisinin de hâli içler acısıydı; saçları darmadağın olmuş, kıyafetleri kırış kırış sağa sola kaymıştı. Üstelik sanki içeride ağır bir maratondan çıkmış gibi ikisi de ter içindeydi. Birbirlerine bakmamaya çalışarak hızla uzaklaşırken, Selin’le aynı saniyede göz göze geldik. Dudaklarımızı birbirine bastırıp sesimizi dışarı kaçırmamak için büyük bir çaba sarf ederek sessizce güldük. Bakışlarımızla birbirimize aynı şeyi söylüyorduk: Tahminimiz yüzde yüz doğru çıkmıştı! Markette Selin'le geçirdiğim o neşeli dakikaların ardından, zamanın nasıl geçtiğini her zamanki gibi yine anlayamamıştım. Ancak market kapısından çıkıp eve doğru yürümeye başladığım an, o tanıdık, ağır bulutlar zihnimi yeniden esir aldı. Yolda adımlarım birbirini takip ederken, beynimin içinde amansız bir çekiç gibi dövülen tek bir soru vardı: "Acaba babam bu sefer yine içmiş miydi?" Annem o uğursuz, karlı günde mutfakta ca…