8. TEK BİR LAFINA BAKAR
Yazar: Ayça

Kaldırımın kenarına arabamı park edip motoru kapattım ve çevreme kısa bir bakış attım. Uğurtan'ın buluşmamız için çağırdığı yerin yakınlarındaydım. Çantamı alarak araçtan indim. Kapıları kilitlerken bir yandan da telefonumun ekranını açarak mesajlarımı kontrol ediyordum. Tuğba mesaj atmıştı. Günün ilerleyen saatlerinde onunla buluşmamız ve bazı otellerle görüşmemiz gerekiyordu. Düğün sezonu açıldığı için çalışmalarımız yoğunlaşmıştı. Bu sıralar sadece düğünlerle ilgili iş alıyorduk neredeyse. Düğün olmasa da nişan oluyordu. Her halükârda tüm yazım dünya evine giren mutlu çiftleri izlemekle geçecekti. Tuğba'nın mesajına dönüp telefonumu çantama koydum. İçeriye girdiğimde yavaş adımlarla ilerliyor, bir yandan da Uğurtan'ı görmeye çalışıyordum. Nihayet onu gördüğümde adımlarımı hızlandırarak yanına ilerlemeye başladım. Yolun yarısındayken kendisine doğru gelen hareketliliği fark etmiş olacaktı ki başını kaldırdı ve göz göze geldik. "Hüma, hoş geldin." Adımlarımı tam önünde durdurup yüzündeki kayıtsız ifadeye baktım. Onunla ilgili hoşuma gitmeyen şeyler vardı. En başında da ikiyüzlü bir insan oluşu geliyordu. Cihangir'in kuyusunu kazması kişisel olarak beni ilgilendiren bir şey değildi. Cihangir umurumda bile değildi ancak bu, Uğurtan'ın kötü bir enerji yaydığı gerçeğini değiştirmiyordu. Onu çözümlemek için de amacı hakkında bilgi sahibi olmalıydım. Onunla iş birliği yapacağımdan değildi ancak neden benimle iş birliği yapmak istediğini öğrenmek zorundaydım. "Merhaba," dedim hoş buldum demeyi es geçerek. Uğurtan beni karşılamak için kalktığı sandalyesine geri otururken ben de karşısındaki sandalyeye geçip oturdum ve çantamı masanın üzerine bıraktım. Birkaç saniye için ne söyleyeceğimi bilemedim. En başta benimle konuşmak isteyen taraf oydu ancak benim kabul etmem sonucu buluşmuştuk ve hangimizin önce konuşması gerektiği konusunda hiç emin değildim. İçime derin bir nefes çekerek bunu bir iş görüşmesi olarak kabul ettim ve gözlerimi Uğurtan'ın kahverengi gözlerine diktim. "Evet?" dedim. Sesim pek de cesaret veren bir tonda çıkmamıştı ama umursamıyordum. Zaten ona cesaret vermek gibi bir niyetim yoktu. "Geldiğine sevindim." Ellerimi masanın üzerinde birleştirerek ona bakarken, usulca başımı salladım. "Benimle ne konuşmak istiyorsun?" "Boş muhabbetlere girmeden direkt konuya atladın." Uğurtan gözlerini kısarak arkasına yaslandı. "Sevdim bu tavrını. Gerçekten iyi bir müttefik olabilirsin." "Bunun tek yolu senin amacını anlamamdan geçiyor. Ve seninle aynı amaçta olmamdan." Son cümlemi kaşlarımı kaldırarak söylemiştim. Artık bir şekilde konuya girmesini ve beni aydınlatmasını umuyordum. "Aynı amaçta olduğumuzdan emin olabilirsin. İkimiz de Cihangir'in dibi görmesini istemiyor muyuz?" İsmini duymamla tuhaf bir ürperti bedenimi sararken bu tepkimi ona yansıtmamak için çabaladım. "Belki," dedim üstü kapalı konuşarak. "Benim anlamadığım, sen neden bunu istiyorsun? Özellikle de arkadaşı olduğunu düşünürsek." "Arkadaşı değilim," dedi Uğurtan hızlı bir şekilde. "Öyle görünüyorum. Onun dibi görebilmesi için de öyle görünmek zorundayım." Rahat duruşunu bozarak öne doğru eğildi ve dirseklerini masaya yaslayıp alçalttığı sesiyle konuşmaya devam etti. "Yaklaşık bir senedir onun yakın çevresindeyim. Adam robot gibi. Bir şeye tepki verdiğini görmedim. Onu üzecek hiçbir şey yok. Faydalanabileceğim hiçbir zayıflığı yok. Yoktu, daha doğrusu." Alt dudağını ıslatıp gülümsedi. "Sana kadar. Paradisaea'ya geldiğin o gün yanında olduğum süre boyunca ilk kez Cihangir'in farklı bir yüz ifadesini gördüm." "Benden nefret ettiği için," dedim kalbimdeki ritim bozukluğunu yok sayarak. "Beni görmek istemiyor, onu robot olarak görüyor olabilirsin ama hâlâ bir insan ve benden de nefret ediyor. Bu, bir zayıflık değil." "Evet, ben de öyle düşündüm. Seni orada gördükten sonra kim olduğun hakkında kısa bir araştırma yaptım. Nişanlısıydın, değil mi?" Sadece başımı salladım. "Neden ayrıldınız?" "Öyle gerekti," dedim kısaca. Kim olduğum hakkında kısa bir araştırma yapan biri,…